Gelin bakalım şöyle, ateşin başına yaklaşın. Şu nasırlı ellerimle size öyle bir adamdan bahsedeyim ki; kaderin cilvesi bazen ne kadar tuhaf olur, kendi gözlerinizle görün.
Girit’in o meşhur kralı Minos’u ve eşi Pasiphae’yi duymuşsunuzdur. İşte bu Katreus, o ikilinin oğlu, sarayın o gösterişli koridorlarında büyümüş bir prens. Ama öyle zannetmeyin ki krallık tacı her zaman parlak bir güneş gibi parlar insanın tepesinde. Katreus’un hayatı, bir kehanetin gölgesinde serinlemekle geçti diyebilirim.
Zavallı adam, bir gün kendi çocuklarının elinde can vereceğini öğrenmiş. Bir baba için evladından gelecek bir kötülükten daha büyük bir keder var mıdır? Korku, insanı bazen kendi gölgesinden bile sakınmaya iter, bilirsiniz. O da evlatlarının arasından kaçıp, uzak diyarlara, gözden ırak bir yere sığınmaya çalıştı. Ama kader, bir yün yumağı gibidir; ne kadar çekiştirirsen çek, sonunda düğümlendiği yere geri döner.
Katreus’un kızlarından biri olan Aerope’yi hatırlıyor musunuz? Hani şu namıdiye, hani şu meşhur krallar Agamemnon ve Menelaos’un annesi olan o mağrur kadın? İşte o Aerope, babasının kanını taşıyan bir elmaydı. Katreus, tüm o saklanma çabalarına rağmen, sonunda yine kendi evladının karıştığı bir karmaşanın içinde buldu kendini.
Gökyüzü sakinleri bazen insanlara böyle oyunlar oynar; onları bir satranç tahtasındaki piyonlar gibi, bazen hiç istemedikleri karelere iterler. Katreus, krallık tahtında otururken aslında kendi kaderinin mahkumu olmuştu. İnsan, hayatı boyunca kaçtığı şeyin tam merkezine doğru yürüdüğünü fark ettiğinde, elindeki o kadehten bir yudum alıp sadece gülümseyebilmeli. Çünkü sonunda, toprağın huzuru herkesi aynı şekilde kucaklıyor.
Şimdi söyleyin bana, babalar ve çocukların o karmaşık bağları hakkında daha neler bilmek istersiniz? Çünkü hayat, dediğim gibi, sadece büyük savaşlardan ibaret değil; çoğu zaman tam da böyle sessiz, hüzünlü ve biraz da şaşırtıcı hikayelerden örülüdür.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların soy ağaçlarını parşömenlere altın varaklarla işlerken, o soyların altında ezilen gölgeleri hep unuturlar. Gözlerini kıs, rüzgarın getirdiği fısıltıyı dinle; zira saray duvarlarının ardındaki gerçek, parlatılmış zırhların pırıltısından çok daha keskindir.
Katreus... Girit’in kudretli kralı Minos’un ve Pasiphae’nin oğlu. Herkes onu bir tahtın varisi, büyük bir hanedanın halkası olarak görür. Ama evlat, otoritenin görkemli şatosuna bakarken, o şatonun kaç kişinin gözyaşıyla harçlandığını hiç sordun mu? Katreus’un kızı, o hüzünlü Aerope... Krallar dünyasında bir piyon gibi oradan oraya savrulan, kendi kaderi üzerinde söz hakkı bile tanınmayan bir ruh. Babasının gücünü pekiştirmek için bir mülk gibi Atreus’a gönderildiğinde, sarayların o soğuk koridorlarında ne kadar yalnız hissettiğini kimse yazmadı.
Agamemnon ve Menelaos gibi devasa figürlerin annesi olan Aerope, büyük bir hanedanın taşıyıcısı mıydı, yoksa bir sistemin sessiz kurbanı mı? Katreus’un kızını bu dünyaya sunuş biçimi, bir babanın şefkatinden çok, bir efendinin ticaretine benzer. Güç sahipleri, çocuklarını sadece gelecekteki tahtlarını sağlama almak için birer basamak olarak kullanırlar. Katreus, o büyük Girit sarayının mutfağında oturup şarap içerken, kızının yabancı topraklarda nasıl bir hayata sürüklendiğini, oradaki kralların hırslarının Aerope’yi nasıl bir hüzne gömdüğünü asla bilmek istemedi. Bilmek, otoritenin en büyük düşmanıdır evlat.
Şimdi şunu düşün; kralların hikayesinde "kudret" diye övülen şey, aslında başkalarının üzerine basılarak yükselen bir merdiven değil midir? Bizim evlat, tarih dediğin şey kazananların yazdığı bir masaldır, ama hakikat, o masalın boşluklarında ağlayanların sesinde saklıdır. Katreus bir kraldı, evet; ama o tacın ağırlığı, kızının özgürlüğünden ve mutluluğundan daha mı değerliydi? Bu, kralların hiçbir zaman cevaplayamadığı, cevabını duyduklarında ise hemen sessizliğe gömdükleri o kadim sorudur.
Unutma, koca yürekli yoldaşım: Tarih, üzerinde yükseldiği toprakların sahibine sormaz, sadece emreder. Ama sen, o sessizliği duymayı öğrenirsen, gerçek kralların sadece tahtları olduğunu, ama bizim gibi özgür ruhların ise bütün dünyayı gördüğünü anlarsın.