Bak evlat, şöyle bir yanaş bakalım; dizlerimin bağı çözüldü ama dilimin bağı hala yerli yerinde, merak etme. Şimdi sana Kassiepeia’dan bahsedeyim; hani şu güzelliğiyle gökyüzü sakinlerinin bile huzurunu kaçıran, kibirli kraliçeden.
Derler ki bu kadın, aynaya her baktığında kendi yansımasına aşık olurmuş. Ama mesele sadece aynalar değil, mesele diliydi. Kassiepeia, öyle bir övünmeye başlamış ki, kendisini denizlerin kızı Nereus’un kızlarından, hatta bizzat Hera’dan daha güzel ilan etmiş. İnsan bazen kendi güzelliğini gökyüzünün ışıltısıyla kıyaslayınca, kaderin ona bir ders vereceğini unutuyor işte.
Hera ve diğer tanrıçalar, bu dünyalı kadının cüretini duyunca elbette hiç hoşlanmamışlar. Gökyüzü sakinleri kendi aralarında ne karar verdiyse, iş dönüp dolaşıp denizlerin efendisi Poseidon’a kalmış. Poseidon da, "madem bu kadar övünüyorsun, bakalım kıymetlin elinden gidince ne yapacaksın?" dercesine, denizin derinliklerinden devasa, korkunç bir ejder göndermiş. Dalgalar köpürmüş, kıyılar inlemiş; ejder öyle bir bela olmuş ki, Kassiepeia’nın kibri bu sefer yüreğine korku olarak çökmüş.
Sonunda, o güzelim kızı Andromeda’yı bu canavara kurban etmekten başka çaresi kalmamış. Zavallı kız, bir kayaya bağlanmış, ejderin nefesi ensesindeyken kaderini bekliyormuş. Tam o anda, hani şu bildiğin meşhur Perseus, kahramanlık edasıyla çıkagelmiş de kızı o korkunç dişlerin arasından çekip almış.
Kassiepeia’nın nerede yaşadığı konusuna gelince; tarihçiler birbirine giriyor. Kimi Suriyeli, kimi Aithiopialı deyip durur. Ama boşver onları; mitlerin kökleri, tıpkı üzüm asmaları gibi toprağın derinliklerine uzanır. Güney Akdeniz’in o kızgın güneşinin altında, belki de bir kadeh huzur yerine hırsı seçenlerin hikayesi bu.
Kısacası evlat, güzellik dediğin bir sabah esintisi gibidir, geçer gider ama insanın diliyle kendi başına açtığı dertler, yıldızlar gibi gökyüzüne kazınır. Bak, hala gece gökyüzüne bakarsan onun o kibrini, baş aşağı bir tahtta oturduğunu görebilirsin. Yıldızlar bazen insanların hatalarını hatırlatmak için orada parlar, anladın mı?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun yanaklı kadehine dökülen şu şarabın tortusu kadar berrak bir sırrı fısıldayayım sana; yetişkinlerin masal kitaplarında bulamayacağın, o kralların ve tanrıların tozlu kütüphanelerinde gizledikleri türden bir gerçek.
Herkes Kassiepeia’yı sadece güzelliğiyle kör olmuş, kibri yüzünden gökyüzündeki yıldızlara hapsedilmiş bir kraliçe olarak anlatır. Sana "kötü kadın" derler, "kendi hırsı yüzünden kızını yaktı" derler. Ama asıl hikaye, o devasa sarayların duvarları arasında yankılanan fısıltılarda saklı. Mytho Anarkhia'nın sessiz öğrencisi, bu kraliçenin güzelliğiyle değil, o güzelliği bir silah gibi kullanmaya çalışırken kendi kurduğu sistemin dişlileri arasında nasıl ezildiğini gör.
Kassiepeia, o devirde iktidarın tek oyuncağıydı; ne bir söz hakkı vardı, ne de gerçek bir iradesi. Denizlerin efendisi Poseidon’un gururu incindiğinde, faturayı ödeyen yine bir kral ya da devlet mekanizmasının mimarı değil, sessiz bırakılan bir kadın ve onun kızı Andromeda oldu. Sen hiç düşündün mü güzel evladım? Güç sahipleri kavga ettiğinde, neden hep savunmasız olanlar kurban edilir? Kassiepeia'nın "ben en güzelim" çığlığı, aslında varlığını kanıtlama çabasıydı; çünkü o sarayda nefes almanın bedeli, ancak tanrılarla yarışacak kadar parlamaktı.
Denizden gelen o ejderha... O sadece bir canavar değildi; o, gücü elinde tutanların yarattığı korku iklimiydi. Kassiepeia, kızını bir taşa zincirleyip o denize terk ettiğinde, aslında kendi kaderini de denizin karanlık sularına bırakmıştı. Peki ya Perseus? O, bir kurtarıcı mıydı, yoksa yeni bir düzenin parlayan kılıcı mı? Andromeda’yı kurtarırken, aslında onu babasının krallığından alıp kendi ganimeti haline getirdiğini kaç kişi fark eder? Kurban, bir elden diğerine geçerken değişen tek şey, zincirlerin altın sarısına boyanmasıdır.
Dünyanın hangi köşesinde yaşarsa yaşasın, ister Suriye'de, ister Aithiopia'nın sıcak kumlarında olsun, Kassiepeia her zaman gücün gölgesinde kalmış bir figürdür. Yıldızlara bakarken, onun orada bir cezalandırılmış olarak değil, boyun eğmeyi reddetmiş ama sistemin acımasızlığına yenik düşmüş bir ruh olarak parladığını hatırla, sevgili varisim.
Krallar hikayeyi yazar, tanrılar hükmü verir, ama gerçekler... Gerçekler, tıpkı denizin dibindeki sessiz inci gibi, sadece sorgulamayı bilenlerin avuçlarına düşer. Unutma, en parlak yıldızlar bile, bazen kendi gökyüzünün tutsağıdır.