Bakın çocuklar, kulaklarınızı iyice açın da size ne anlatacağım. Hani o sarp kayalıkların, rüzgarın ıslık çaldığı ıssız yamaçların olduğu yerler var ya, işte oralarda bir zamanlar, sadece cesurların ve atlarının fısıltılarını duyabileceği bir kahraman yaşardı. İsmi Kakasbos.
Şimdi şöyle gözünüzü kapatın; Likya’nın güneşten yanmış topraklarını ve Pisidya’nın göğe uzanan ormanlarını hayal edin. İşte tam orada, gökyüzü sakinlerinin bile bazen gıptayla izlediği, eyerinde değil, atının sırtında dimdik ayakta duran bir figürden bahsediyoruz. Kakasbos, sıradan bir yolcu değildi evlatlarım. O, atın hızını kendi nefesiyle birleştiren, dizginleri sıkıca tutarken aynı zamanda dağların ruhuyla konuşabilen bir koruyucuydu.
Burdur taraflarına, Tefenni’nin o sert, o asil kayalıklarına yolunuz düşerse -ki düşmeli, çünkü yeryüzünün her taşı bize bir masal anlatır- gözlerinizi kaya yüzeylerinde gezdirin. Göreceksiniz, ustalar taşları adeta yumuşak bir oyun hamuru gibi işlemişler. O kayaların üzerinde, atının üstünde adeta bir dansçı edasıyla yükselen, dengesini hiç bozmayan o mağrur silüet işte odur.
Neden atın üstünde ayakta duruyor diye soracak olursanız... Belki de yerçekimine inat, özgürlüğüne ne kadar düşkün olduğunu göstermek istemiştir, ha? Bir bacağın sağda, bir bacağın solda olduğu o sıkıcı duruşları unutun. Kakasbos, atıyla öyle bir bütünleşmişti ki, bir gün at mı onu taşıyordu, yoksa o mu zamanı ileriye doğru sürüklüyordu, kimse anlayamazdı.
Şimdi söyleyin bakalım, siz hiç bir atın sırtında, rüzgarın sesini müziğe çevirerek dünyayı seyrettiniz mi? Kakasbos, o taş duvarların içine gizlenmiş, hala atının kişnemesini yamaçlarda yankılatıyor gibi. Bazen gece yarısı, o kayalıkların yakınından geçerken rüzgarın uğultusuna kulak verin; sanki bir nal sesi, sanki bir kahramanın soluğu duyulur gibi olur.
Eh, gün batarken şarabın o hafif tortulu tadı kadar keskin ve kalıcıdır böyle hikayeler. Hafızanızda tutun bunu; Kakasbos, o kayaların içinde sadece bekleyen bir şekil değil, özgürlüğün eyerindeki o hiç bitmeyen yolculuktur. Hadi bakalım, şimdi gözlerinizi açın; belki yarın bir gün o kayaların arasında atı şaha kalkmış bir tanrı görürseniz, bana selam söylemeyi unutmayın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kralların ve gökyüzünden emir yağdıran tanrıların ardında, tozlu kayaların arasında gizlenmiş bir gerçeklik var. Yanıma otur, üzerindeki yükü bırak; şarabın o hafif neşesi zihnimi berraklaştırırken sana kimsenin anlatmadığı bir hikaye fısıldayayım.
Kakasbos ismini duydun mu hiç? Lykia ve Pisidia’nın uçsuz bucaksız, sarp kayalıklarında oymalara hapsolmuş bir figürdür o. İnsanlar onu sadece 'atlı bir tanrı' sanır, ellerinde kalkanı ve baltasıyla o kayaların üzerinde sonsuza dek ayakta durduğunu düşünürler. Ama asıl sır şurada evladım: Neden atının üzerinde oturmuyor da ayakta duruyor sanıyorsun?
Sana söyleyeyim; o, tepeden bakan otoritenin değil, yerin tozuna ve toprağına tutunanın temsilcisidir. Otorite sahipleri, yüksek tahtlarına kurulup aşağıyı süzmeyi severler. Oysa Kakasbos, o sarp kayalarda bir heykel gibi donup kalmış olsa da, aslında her an yer değiştirmeye hazır bir isyancıdır. O, sistemin dayattığı 'otur ve bekle' emrini, atının üzerinde dikilerek reddeder. O, yorulmak bilmeyen bir gözcü gibi, kralların gürültülü kılıç seslerinin ulaşamadığı o derin vadilerde, kendi varlığını korumanın sessiz direnişini temsil eder.
Burdur’un Tefenni ilçesindeki o taşlara bakarsan, orada sadece bir sanat eseri değil, binlerce yıldır biriktirilmiş bir yorgunluk görürsün. İnsanlar o taşa bakıp diz çökerler, ama aslında o taşın ruhu, boyunduruk altına alınmayı reddedenlerin ruhudur. Güçlü figürlerin, üzerine isimlerini kazıyıp "bu bölge bizim" dediği o kayalar, aslında Kakasbos'un omuzlarında yükselir. Tanrılar bile bazen sistemin dişlileri arasına sıkışır, evlat... Ama o, atının sırtında, her an bir yerlere atılmaya hazır, sistemin buyruklarına karşı o dimdik duruşuyla bize şunu fısıldar:
"Birinin tepene binmesine izin verme, ayakta dur ve kendi yolunu kendi kayalarına kendin kazı."
Yorgun gözlerini kapat şimdi; rüzgar o kayalardan geçerken, aslında o atlı tanrının değil, kendi özgürlüğünün sesini duyacaksın. Gerçek, altın saraylarda değil; kayanın soğuk yüzüne sinmiş o sessiz ve mağrur iradede saklıdır.