Eski bir zeytin ağacının gölgesine ilişin, soluklanın biraz. Size, Thebai topraklarında vaktiyle yaşanmış, rüzgarların hala uğultusunda taşıdığı hüzünlü ama bir o kadar da ders dolu bir hikaye anlatayım.
Zamanın birinde, Zethos adında güçlü bir adam ve onun eşi Aedon varmış. Bu ikilinin, gözlerinden sakındıkları, dünya tatlısı biricik oğulları İtylos yaşarmış. O zamanlar saraylar şenliklerle dolar, çocuklar bahçelerde koştururmuş. Lakin insan kalbi, bazen bir kış fırtınası gibi aniden kararır, işte bütün mesele de o kara bulutların gelip insanın zihnini ele geçirmesiyle başlar.
Aedon’un eltisi Niobe, çocuklarıyla övünür dururmuş. Öyle bir kibirmiş ki bu, gökyüzü sakinlerinin bile dikkatini çekecek kadar büyükmüş. Aedon ise içinde büyüyen o anlamsız kıskançlığın kurbanı olmuş. "Onun çocukları eksilsin de görsün gününü," diye düşünmüş bir gece. Karanlığın koyu perdesi altında, elinde keskin bir niyetle Niobe’nin evine sızmış. Amacı, Niobe’nin çocuklarından birine zarar vermekmiş.
Fakat felek bu ya, kaderin ince çizgisi bazen insanın gözünü kör eder. Karanlıkta yanlış odaya girmiş, yanlış yatağa uzanmış. Kendi evladı İtylos’un sıcak nefesini, düşmanının çocuğunun nefesi sanmış. O gece olanlar olmuş, elindeki o karanlık hırs, kendi canından kopardığı İtylos’un sonunu getirmiş.
Güneş doğup da odaya vurduğunda, Aedon gerçeği görmüş. O an, pişmanlık denilen o ağır yük, genç kadının omuzlarına binmiş. Ama artık çok geç... Ne dökülen gözyaşları İtylos’u geri getirebilir, ne de saraydaki o gümüş şarap kadehleri Aedon’un içindeki yangını söndürebilirmiş.
Tanrıların merhameti, belki de cezası olarak, Aedon’u daha fazla acı çekmesin diye bülbüle dönüştürmüşler. İşte o gün bugündür, ağaçların tepesinde o hüzünlü sesiyle öten bülbülü duyarsınız. "İtylos, İtylos!" diye ağlar durur. Şimdilerde ormanda yürürken o sesi duyarsanız, bilin ki bu sadece bir kuşun ötüşü değil; bir annenin, hırsına yenik düşüp kaybettiği güzelliğin ve evladının arkasından yaktığı bitmek bilmeyen ağıttır.
Siz siz olun evlatlarım; öfkenizi de, kıskançlığınızı da dizginlemeyi bilin. Zira bazen bir anlık hırsın bedeli, koca bir ömür süren bülbül şarkısına döner. Şimdi, güneş daha fazla yükselmeden yolunuza gidin, ama kalbinizi temiz tutmayı unutmayın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu zaman kralların ve kraliçelerin taht odalarında fısıldananlar, tozlu raflarda unutulan gerçeklerin yanında bir hiçtir. Sen, şarabın tortusuna bakıp dünyayı anlamaya çalışan bilge Silenos’un dizinin dibine gelmiş küçük bir gezginsin. Bugün sana, sarayların koridorlarında yankılanan ama aslında bir annenin kalbindeki uçurumu anlatan o yasaklı hikayeyi, İtylos’un masalını anlatacağım.
Dinle güzel gözlü yavrum, kralların hırsları ve kraliçelerin kıskançlıkları, bir satranç oyununun taşları gibidir. Ama o taşlar aslında etten ve kemikten, senin gibi çocuklardan yapılır. Thebai’nin karanlık gölgeleri arasında Aedon adında bir kadın yaşardı. Onun dünyası, eltisi Niobe’nin sahip olduğu o gösterişli güç ve kibirle sarsılmıştı. İnsanlar, Aedon’un kendi oğlu İtylos’u öldürdüğünü anlatıp dururlar, onu bir "canavar" gibi gösterirler. Peki, hiç düşündün mü; bir anne neden kendi öz evladına kıyar? O, o anca zihninde bir başkasını vurmak isterken, aslında sadece kibrin zehirlediği bir sistemin kurbanı olmuştu.
Güç, evlat, insanı sadece saraylara oturtmaz; aynı zamanda insanın kendi evladına yabancılaşmasına neden olan bir körlük kuyusuna hapseder. Aedon’un elleri, eltisine duyduğu öfkeyle değil, aslında o dönemin "kimin çocuğu daha güçlü, kimin soyu daha ihtişamlı" diye haykıran zehirli rekabetiyle titriyordu. İtylos, masumiyetiyle o saray oyunlarının tek gerçek kurbanıydı. Toprağa düşen her gözyaşı, bir krallığın değil, bir çocuğun yarım kalan nefesinin yankısıdır.
Şimdi gökyüzüne bak, geceleri öten o bülbülü duyuyor musun? Bazıları onun ötüşünü sadece bir melodi sanır. Oysa o, Aedon’un bitmek bilmeyen pişmanlığı değil; sistemin kendi hatalarını gizlemek için yarattığı bir "sessizleştirme" büyüsüdür. Bir anneyi bülbüle dönüştürüp sonsuza dek kendi çocuğunun adını haykırtmak... Belki de gerçeği unutmamamız içindir, ha? Kim bilir...
İşte böyle bilge ruhlu yolcum, dünya bazen çok sert ve acımasız görünebilir. Ama sen, kralların görkemli zırhlarına değil, o zırhların altında ezilenlerin fısıltılarına odaklan. Bir gün kendi yolunu çizdiğinde, başkalarının hırslarıyla inşa edilmiş tahtlarda değil, kendi vicdanının ferahlığında otur. Şimdi git, biraz şarap içip uyuyalım; yarın başka yalanları çürütmek için daha zinde olmalısın.