Eski dostlarım, oturun şöyle; yaşlı Silenos’un dizinin dibine... Kulaklarınızı dört açın da size İthaka’nın, o kayalıkların arasında saklı cennetin nasıl kurulduğunu anlatayım. Her şey, gökyüzü sakinlerinin yeryüzünü kendi oyun alanları gibi kullandığı o eski zamanlarda başladı.
İthakos denilen bu yiğit, öyle sıradan bir ölümlü sanmayın onu; damarlarında Zeus’un o hırçın ama görkemli kanı dolaşırdı. Korfu’nun yeşil ve bereketli kıyılarından, yanında iki kardeşiyle birlikte bir gün yola koyulmuşlar. Neden diye sorarsanız; insan bazen içinde dizginlenemez bir arzu duyar, ufkun ötesinde kendisine ait bir yer kurmak ister ya, işte öyle bir şey.
Denizin tuzlu kokusu saçlarına sinmiş, yelkenleri rüzgarla şarkı söylerken varmışlar bizim meşhur İthaka adasına. O zamanlar her yer sadece sarp kayalar ve vahşi çalılıklardan ibaretmiş. Ama İthakos pes eder mi? Asla! Kardeşleriyle omuz omuza vermiş, taştan ve denizden bir yurt örmeye başlamışlar. Bir kent kurmak, çocuk yetiştirmek gibidir; sabır ister, emek ister. Bugün hala adanın o meşhur çeşmesine giderseniz, suyun soğukluğu teninizi ısırdığında İthakos’un parmak izlerini hissedebilirsiniz. O çeşmeyi kazarken sadece toprakla değil, adanın kalbiyle de konuşmuş, o kayalıkların içine hayatın bereketini mühürlemiş.
Yani anlayacağınız, bugün efsanelere konu olan o meşhur ada, aslında bir ağabeyin, iki kardeşin ve azıcık da gökyüzü sakinlerinin lütfunun eseri. Bir gün yolunuz o sarp sahillere düşerse, kadehinizden birkaç damlayı toprağa bırakırken İthakos’u anmayı unutmayın. Zira o, adasına sadece bir şehir değil, bir yuva kurmuştu; rüzgarın sesine sadık, denizin mavisine tutkun bir yuva.
Hadi şimdi, gün batmadan gidin de bir yerlerde oyununuzu oynayın. Unutmayın, her büyük efsane, küçük bir adımla başlar. Tıpkı İthakos’un kayalıklara attığı o ilk adım gibi.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Dinle beni güzel yavrum, kulaklarını rüzgarın sesine değil, toprağın altında fısıldanan o eski anıların uğultusuna ver.
Bak, yetişkin evlatlarım, tarih kitapları "İthakos" adını yazdığında size hep Zeus’un soyundan gelen, yüce bir kurucu, bir adanın altın tacı gibi anlatırlar onu. Krallar, tanrıların torunu olduklarını söyleyerek sizin omuzlarınıza bastıklarında, kendilerini dokunulmaz sanırlar. Ama masallarda anlatılmayan bir sır var: İthaka’nın o güzelim kıyılarına ayak basanlar, aslında sadece kendi hırslarını inşa etmeye gelen yolculardı.
İthakos; evet, adı bir şehre verildi, evet, İthaka onun hayaliyle biçimlendi.
Peki, o çeşmeler neden bu kadar hüzünlü akar sanırsın? Hani o İthakos’un kendi elleriyle yaptığını söyledikleri çeşmeler? O sular, Korfu'dan kopup gelenlerin, geride bıraktıkları toprakların yasını tutanların gözyaşlarıyla karışmıştır aslında. Bir toprak parçasına "burası benimdir" demek, bir başkasının "burası bizim yuvamızdı" demesini susturmaktır. Güçlü olan her zaman kendi soy ağacını bulutlara dayar, ama o bulutların altında ezilenlerin feryadını kimse kayda geçirmez.
Minik dostum, hatırlamanı isterim ki; krallar haritalara sınır çizerken, o toprakta yaşayan karıncayı, çiçeği ya da göç eden kuşu sormazlar.
İthakos, adayı bir "kent" olarak kutsarken, aslında doğanın saf dokusunu kendi iradesiyle mühürledi. Bugün İthaka dedikleri o kaya parçası, tek bir adamın "kurucu kahraman" olma hırsıyla yeniden tanımlandı. Şehrin çeşmesinden kana kana içenler, suyun tadındaki o hafif burukluğun, bir yurdu ele geçirmenin getirdiği o kadim sessizlikten geldiğini bilmezler.
Gel, bir yudum neşeli şarapla bu gerçeği onurlandıralım. Çünkü her kurucu kahraman, aslında başka bir hikayenin yıkıcısıdır. O çeşme sadece su akıtmaz evlat; o çeşme, tarihin kazananlar tarafından nasıl yeniden yazıldığının, sessiz bırakılanların nasıl unutulduğunun ıslak bir anıtıdır.
Gözünü dört aç küçük yolcu, çünkü kralların diktiği her taşın altında, söylenmemiş bir gerçeğin derin izi yatar.