Bakın hele, gözlerinizdeki ışık ne kadar da tanıdık! Gelin şöyle, ateşin etrafına, yamacıma dizilin. Bugün size, bugünkü adı üzerinde güneşin pırıl pırıl parladığı o meşhur yarımadanın, İtalya’nın ismini veren adamdan bahsedeceğim. Adı İtalos’tu.
Şimdi, bu İtalos kimdi diye soracak olursanız, bilgelerin kafası biraz karışıktır. Kimi der ki "Sicilya’nın rüzgarlı kıyılarından çıkıp gelmiştir", kimisi de der ki "Batı adalarının birinden, dalgaları aşıp ayak basmıştır bu topraklara." Aslına bakarsanız, köklerinin nerede olduğu pek de mühim değil. Önemli olan, bastığı toprağı nasıl çiçeklendirdiği.
İtalos öyle gürültülü, kılıç şakırtısıyla dolaşan krallardan değildi. Gökyüzü sakinleri ona öyle bir bilgelik üflemişti ki, yönettiği insanlar kısa sürede vahşi yaşamı bırakıp medeniyetle tanıştı. Bir zamanlar o güzel topraklara başka isimler verilirdi; kuzeyi *İtalia* diye anılırdı, güneyi ise *Ausonia*. İtalos gelip o bölgenin başına geçince, aradaki tüm o sınırları, kavgaları bir kenara itti. İnsanlara toprağı ekip biçmeyi, birbirine selam vermeyi öğretti.
Öyle adil, öyle huzurlu bir kraldı ki; insanlar onun yönetimi altında yaşlanmaktan korkmaz oldular. Barış, toprağın üzerine sabah çiyi gibi serildi. O kadar sevildi ve o kadar geniş bir bölgeyi huzurla yönetti ki, artık kimse kuzey-güney diye ayırmadı o toprakları. Herkes "İtalos’un yurdu" anlamında tek bir isimle anmaya başladı tüm yarımadayı: *İtalia*.
İşte evlatlarım, bir toprak parçasının ismi, içindeki insanın kalbiyle yazılır. İtalos da kalbiyle yazdı o ismi tarihin sayfalarına. Şimdi, kim derdi ki bir gün sizin gibi miniklerin kulaklarına, o eski kralın huzurlu hikayesi ulaşacak? Hayat, tıpkı üzüm bağları gibidir; sabırla beklersen, en sonunda o tatlı meyveyi verir. Hadi, şimdi biraz soluklanın, anlattıklarımın tadı damağınızda kalsın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masalların tozlu sayfalarında, o yaldızlı harflerin arkasına saklanan bir sır var... Gel, yanıma otur. Şu bardağımdaki bir damla şarabın neşesiyle değil, toprağın ta derinlerinden gelen bir fısıltıyla anlatayım sana. Bugün sana, bir ülkeye adını veren o meşhur Italos’tan bahsedeceğim.
Eski kitaplar onu "barışsever bir kral" diye yazar, evlat. Sanki krallıklar, kan dökülmeden kurulan tozpembe bir bahçeymiş gibi! Oysa gerçeğin keskin bir kenarı vardır; Italos, adı bir coğrafyaya kazınmış bir figürdür ama o adın altında kaç göçebenin huzurunun kaçtığını, kaç halkın sessizliğe gömüldüğünü söylemezler. Tarih, kazananların kaleminden dökülen bir parşömen gibidir, küçük dostum. Bir kralın "uygarlaştırma" dediği şey, belki de kendi topraklarında özgürce dolaşanların, onun yasalarına biat etmek zorunda kalmasıdır.
Bak güzel evladım, Italos’un kökeni hakkında anlatılan o kafa karıştırıcı hikayelere bakma. Kimi Sicilya diyor, kimi uzak adalardan geldiğini söylüyor. Nereden geldiğinin bir önemi yok; otorite, her zaman geldiği yerin masalını kendi lehine süsler. Bir yeri "uygarlaştırmak" için, önce orada var olanın "yetersiz" olduğu fikrini ekerler. Ausonia’nın sesini susturup, kendi ismini tüm yarımadaya yaymak... İşte bu, gücün en eski oyunudur. Krallar, kendi ihtişamlarını ebedi kılmak için sınır taşlarına kendi adlarını kazımayı severler.
Anlıyor musun küçük bilge? Tarih dediğin, bazen bir insanın adının, binlerce sessiz insanın hatırasının üzerine örtülmüş bir battaniye gibidir. Italos belki akıllı bir adamdı, belki de sadece hırsını huzur maskesiyle gizlemeyi başaran bir yönetici. Gerçek, o parıltılı isimlerin ardındaki sessizlerin yaşadığı çelişkide saklıdır.
Yarın bir gün bir kahramanlık masalı duyduğunda, önce o kahramanın kimin hakkını yediğini, kimin sesini kısarak kendi sesini yükselttiğini sor. İşte o zaman, hakikatin o hüzünlü ama berrak yüzünü görmeye başlarsın. Şimdi git, rüyalarında bu yalanların ötesindeki dünyayı ara. Çünkü asıl krallık, başkalarının üzerine basarak yükselmek değil, kendi zihnini hiçbir otoritenin zinciriyle bağlamamaktır.