Gelin şöyle yaklaşın bakalım, ateşin etrafında yerinizi alın. Şu yaşlı kulaklarım ne hikayeler duymuştur ama bugün size, kendi topraklarından kopup koca bir dünyayı büyüleyen o hanımefendiden, İsis’ten bahsedeceğim.
Eskiden, Nil Nehri’nin altın kumlarının üzerinde bir gökyüzü sakini yaşardı; herkes ona İsis derdi. İsis, öyle sadece bir tanrıça değildi; o, hem bir eş, hem bir anne, hem de kederin ve umudun ta kendisiydi. Kocası Osiris, yani o güzel yürekli kral, kötücül kardeşi Set tarafından karanlığa gömüldüğünde, İsis’in nasıl bir hırsla yollara düştüğünü bir bilseniz… Dağ taş demeden kocasını aradı, onu buldu ve kalbindeki o sarsılmaz sevgiyle oğulları Horus’u, babasının öcünü alacak bir yiğit olarak yetiştirdi.
Zaman geçip devran döndükçe, İsis’in ünü Mısır’ın sıcak kumlarını aştı. Bizim buralara, Akdeniz’in tuzlu rüzgarlarına ulaştı. İnsanlar baktılar ki bu tanrıça, tıpkı Demeter gibi toprağın bereketiyle, tıpkı Artemis gibi doğanın vahşi gücüyle el ele. Başında taşıdığı ay ile o kadar çok kişiye benzetildi ki, insanlar şaşırdı kaldı. Kimisi onu İo ile bir tuttu, kimisi de "Bu, tüm tanrıçaların kalbini kendi göğsünde toplayan tek ana!" dedi.
Düşünün bir; bir bakıyorsunuz Efes’in o görkemli tapınaklarında, bir bakıyorsunuz Bergama’nın rüzgarlı yamaçlarında İsis’in izine rastlıyorsunuz. İnsanlar ona öyle bir bağlandı ki, o artık sadece bir Mısır tanrıçası olmaktan çıktı. Hem toprağın bereketini elinde tutan bir ana, hem denizlerin fırtınalı hakimi, hem de yeraltı ülkesinin gizemli rehberi oldu.
İşin aslı şu ki çocuklar; insanlar o dönemde karmaşadan yorulmuşlardı. "Her şeye hükmeden, bizi anlayan, hem yaşamı hem ölümü avucunda tutan tek bir el yok mu?" diye sorduklarında, karşılarında İsis’i buldular. Biraz büyü, biraz ana şefkati, biraz da bilge bir yol gösterici...
İşte böyle... Bir vakitler Nil kıyılarında başlayan o masal, Roma’nın sokaklarına, bizim Anadolu’nun bereketli topraklarına kadar uzandı. İnsanlar onun huzuruna gelip, hayatın karmaşasında bir nebze soluklandılar. Çünkü ne de olsa, İsis’in olduğu yerde karanlık bile bir gün çekilmek zorunda kalır, değil mi?
Hadi, şimdi şu kadehimizden bir yudum alalım da, yorgunluğumuzu atalım. Hikaye bitmez, sadece bir sonrakini bekler.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını iyi aç ki rüzgarın fısıltısını duyabilesin. Sana anlatacağım kişi, görkemli tapınakların soğuk taşlarına sığmayan, gücün sahiplerini bile gölgesinde bırakan bir kadındır: İsis.
Evlat, insanlar ona "tanrıça" dediler, ona tapınaklar kurdular. Ama o, sarayların koridorlarında yürüyen bir kraliçe değil, parçalanmış olanı bir araya getiren bir şifacıydı. Kardeşi ve eşi Osiris, hırslı bir kralın, yani Set’in -ya da sizin bildiğiniz adıyla Typhon’un- karanlık tutkusuyla yok edildiğinde, krallar susup pusmuştu. İsis ise susmadı. O, kralların birbirini kırdığı o kanlı satranç tahtasında, yasını bir öfkeye değil, bir diriliş şarkısına dönüştürdü.
Yetişkinlerin "efsane" deyip geçiştirdiği o hikayelerde, İsis sadece bir anneyi simgelemez. O, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin, bir parçasını kaybedenlerin ve toprağın bereketini elinde tutanların sessiz gücüdür. Bazıları onu inek boynuzlarıyla, bazıları ayın ışığıyla resmetti; çünkü güç sahipleri, her zaman kendi kalıplarına sokabilecekleri, kontrol edilebilir bir tanrıçaya ihtiyaç duyarlar. İsis, Efes’te, Bergama’da, Akdeniz’in dört bir yanında insanların kalbine sızdığında, aslında kralların yasalarına değil, yaşamın ve ölümün döngüsüne olan güveni yeşertiyordu.
Görüyor musun evlat? İnsanlar, ellerindeki otoritenin uçup gideceğini anladıklarında, bir ana tanrıçanın o şefkatli ama bir o kadar da vahşi gücüne sığınırlar. İsis, doğanın büyücüsüydü; denizleri, toprağı ve göğü yönetiyordu. Ama bunu bir saraydan, bir tahttan değil; kaybettiği sevdiğini arayan bir kadının kararlı adımlarıyla yapıyordu. Bazen bir kadeh şarabın neşesiyle evrenin bu kadim dansını düşünürüm; gerçek, kralların yazdığı destanlarda değil, İsis’in o kırık kalbi onarırken kullandığı o gizli, kadim sözcüklerde saklıdır.
Sistemler yıkılır, Augustus gibi güçlü adamlar gelir geçer ama İsis’in o merhametli ve bir o kadar da boyun eğmez gölgesi hep orada kalır. Şimdi söyle bana küçük gezgin; otoritenin gürültülü bağırışları mı daha gerçektir, yoksa bir kadının sessizce dünyayı yeniden inşa edişi mi?