Thesauros Mythology İros

İros

İros

İthake’nin arsız dilencisi İros, Odysseus ile girdiği kavgada tek yumrukla saf dışı kalarak şölenin hem eğlencesi hem de rezili olmuştur.

İthake sarayının kapılarında, efendilerin sofrasından düşen kırıntıların düzenine tabi bir figürdür İros; kendi varlığını ancak başkalarının lütfuna borçlu olanların sınırları içerisinde tanımlar. Saray odalarında hüküm süren o hiyerarşik eğlence anlayışı, iki yoksulu birbiriyle çarpıştırarak kendi otoritesini pekiştirecek bir gösteri sahnesi kurduğunda, İros artık bir insan değil, iktidarın keyfi kararlarına mahkum bir nesneye dönüşür. Odysseus, dilenci maskesinin altında gizlediği o otoriter fiziksel heybetini sergilediği anda, tahakkümün yarattığı hiyerarşi bir anlığına sarsılır; İros’un dehşeti, sadece bir dövüşten değil, efendilerin mutlak şiddetinin kendi küçük yaşam alanını nasıl yerle bir edeceğini fark etmesindendir. Çaresizliğine rağmen geri çekilmesine izin verilmeyişi, yönetilenin kendi arzusuyla değil, yönetenin mizansenine duyduğu sadakatle hareket etmesi gerektiğinin bir kanıtıdır. Odysseus’un tek bir darbesiyle dağılan kemikler, sarayın tepesinden yükselen o soğuk kahkahalarla birleştiğinde; iktidarın, kendini onaylatmak için yoksulların bedenlerini nasıl birer oyun hamuru gibi ezip, sonra da bir kenara fırlattığı tüm çıplaklığıyla görünür kılınır.
Silenos
Bak evlat, şu köşeye otur da anlatayım sana. İthake’nin o meşhur, şatafatlı sarayında ne hikayeler döndü, bir bilsen... Hani o talipler, hani o kendi sarayında krallık taslayan başıboş adamlar var ya; işte onların arasında bir de İros vardı.

İros dediğin öyle görkemli bir kahraman değil; sarayın kapısında bekleyen, herkesin "gel bakayım buraya" diye parmağıyla işaret ettiği, biraz açgözlü, biraz da ağzı bozuk bir dilenciydi. Adı aslında Arnaeus’tu ama herkes ona alaycı bir dille İros derdi, hani şu tanrıların habercisi İris’e nazire olsun diye. "Haberci" dediysem öyle kutsal mektuplar taşıdığı falan yok, sağdan soldan topladığı dedikoduları birbirine yetiştirip bir lokma yemek kapma derdindeydi işte.

Günlerden bir gün, bizim Odysseus, o kurnaz mı kurnaz yolcu, tanrıça Athena’nın sihirli dokunuşuyla yaşlı, saçı sakalı birbirine karışmış bir dilenci kılığına girip evine döndü. Saraydaki o arsız talipler, iki dilenciyi yan yana görünce hemen bir eğlence aradılar. "Bak hele, bir dövüş tertipleyelim de biraz gülelim," dediler. Kendi aralarındaki o bitmek bilmeyen şölenlerin ortasına, bu iki zavallıyı attılar.

İros, karşısındaki "ihtiyar" dilencinin aslında kim olduğunu bilmeden, göğsünü kabartıp bir horoz gibi meydana çıktı. "Defol buradan, burası benim bölgem!" diye böbürlendi. Ama o da ne? Odysseus bir anlık boşlukta üzerindeki o eski, yırtık pırtık pelerini bir kenara bırakıverdi. Gökyüzü sakinlerinin bile hayranlıkla izleyeceği o heybetli kaslar, geniş omuzlar, güçlü kollar gün yüzüne çıkıverince İros’un dizlerinin bağı çözüldü. Adamcağız bir titreme tuttu ki, sorma gitsin! Sanki karşısında bir dilenci değil de, Zeus’un yıldırımları gibi bir şey duruyordu.

İros kaçmaya çalıştı, kapıya doğru yeltendi ama o kalabalık, o şenlikli ama bir o kadar da kalpsiz talipler buna izin verir mi? Yakasından tutup geri çektiler. Ne yapsın bizimki? Odysseus, sanki bir tüyü savuşturur gibi tek bir hamle yaptı. İros’un çenesiyle kemikleri arasındaki o garip uyumu bir yumrukla bozup, onu kapının dışına sürükledi.

Talipler mi? Hah! Onlar için İros’un canının yanması ya da dişlerinin dökülmesi sadece bir kahkaha vesilesiydi. Gülmekten yerlere yattılar, kadehlerini havaya kaldırdılar. Ama İros, o gün şunu anladı evlat: Bazen çok bilmişlik, insanın başına hiç ummadığı bir yumruk getirir. İşte öyle, hayat dediğin de biraz şölen, biraz kavga, biraz da işte böyle acı tatlı bir şarap yudumu gibi... Şimdi hadi, git de dinlen biraz, yarın yeni masallar bekler seni.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme