Şöyle yaklaşın evlatlar, ateşi biraz daha körükleyin. Yaşlı bir dostunuzun sesine kulak verin; anlatacaklarım ne bir masal kadar hayal ürünü, ne de tozlu parşömenler kadar sıkıcıdır. İnsanların ve gökyüzü sakinlerinin kaderinin nasıl birbirine dolandığını duymaya hazır mısınız?
Gözlerinizi kapatın ve Aulis limanını hayal edin. Akhaların devasa gemileri, sanki denizin ortasında kaskatı kesilmiş, kımıldamadan duruyor. Rüzgar deseniz, o da küsmüş sanki; ne bir nefes esiyor ne de yelkenleri şişirecek bir kıpırtı var. Binlerce asker, "Neden gitmiyoruz?" diye haykırırken, ordunun bilicisi Kalkhas, gökyüzü sakinlerinin gizli defterlerini karıştırdı. Ve o meşum haber geldi: Artemis tanrıça, krallar kralı Agamemnon’a öfkelidir! "Bir geyiği incittin," dedi tanrıça, "bedelini ödemeden bu limandan çıkamazsın."
İstediği bedel ise Agamemnon’un kızı, gencecik İphigeneia’ydı.
Düşünün bir kez, bir baba için evladından vazgeçmek ne demektir? Agamemnon bir süre direndi, ama ordunun baskısı ve hırsı, babalık şefkatini gölgeledi. Kendi karısı Klytaimestra’ya yalan söyledi: "Kızımızı gönder, onu yiğit Akhilleus ile nişanlayacağız," dedi. Zavallı ana, büyük bir sevinçle Aulis’e geldiğinde, kendini bir düğün töreninde değil, trajik bir oyunun tam ortasında buldu. Klytaimestra’nın yüreğinde o gün yanan ateş, hiç sönmeyecekti; babanın evladına kıymaya çalışması, yıllar sonra kendi sonunu hazırlayan bir intikam tohumuna dönüştü.
Ama bakın, gökyüzü sakinlerinin işleri bazen bizim beklediğimizden farklı yürür! Bıçak tam İphigeneia’nın gencecik boynuna ineceği anda, Artemis tanrıçanın merhameti devreye girdi. Kimileri, o an havada bir toz bulutu yükseldi ve sunağın üzerine bir geyik bırakıldı der. İphigeneia artık orada değildi, rüzgarlar coşkuyla esmeye başlamıştı ve gemiler Troya’ya doğru yola çıkmıştı bile.
Peki ya İphigeneia’ya ne oldu? Onu Tauris denilen, bugünkü Kırım’ın uzak kıyılarına taşıdılar. Artık orada, Artemis’in tapınağında bir rahibeydi. Yıllarca yabancıları karşıladı, içindeki o saf ve sessiz şefkatle yaşamını sürdürdü. Ta ki bir gün, tapınağa iki yabancı gelene kadar... Bunlar, İphigeneia’nın hiç tanımadığı kardeşi Orestes ve sadık dostu Pylades’ti. Kaderin cilvesine bakın; yıllar önce kurban edilmekten kurtarılan kız, şimdi kendi kardeşini kurtarmak için kolları sıvıyordu. Birbirlerini tanıdıklarında, o soğuk taş tapınak bir anda yuva sıcaklığına kavuştu.
İphigeneia, kız kardeşi Elektra gibi öfkeli bir kılıç değil, o daha çok bir bahar meltemi gibiydi. Sessiz, yumuşak başlı ve saf... Kardeşi Orestes’i de, o sadık dostu da aldı; Artemis’in heykelini de yanlarına katarak denizlerin ötesine, vatanlarına geri döndüler.
İşte böyle dostlarım. İnsanların kurduğu planlar, gökyüzü sakinlerinin dokunuşları ve bazen de kardeşlik bağı... Hepsi birbirine karışmış bir yün yumağı gibi. Şarabın tortusu bardağın dibinde, hikayelerin tortusu ise bizim aklımızda kalır. Hadi, şimdi o masum kızın hikayesini biraz da kendi düşlerinizde harmanlayın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan, o devasa kütüphanelerin tozlu raflarında bile saklanan başka bir sır var. Gel, şarap çanağımı şöyle kenara bırakayım, sana kralların o altın yaldızlı zırhlarının altındaki paslanmış vicdanlardan bahsedeyim.
İphigeneia... Adı "güçlü soydan gelen" anlamına gelir ama o, aslında kralların kibir dolu oyunlarında kullanılan bir piyondu. Babası Agamemnon, o meşhur krallar kralı, koca bir orduyu denizin ortasında hareketsiz bırakınca ne yaptı sanıyorsun? Bir lider, kendi hırsı uğruna rüzgarın dönmesini beklemek yerine, tanrıların ağzından çıktığına inandığı bir yalanın arkasına sığındı. Güç sahipleri böyledir evlat; kendi hatalarının faturasını hep başkalarının, özellikle de en savunmasızların hayatıyla öderler.
İphigeneia, annesi Klytaimestra ile birlikte bir düğün hayaliyle Aulis limanına çağrıldı. Ama orada onu bekleyen şey bir damat değil, babasının iktidar hırsıydı. Düşünsene, koskoca bir ordu, bir kralın gururu zedelenmesin diye küçücük bir kızın masumiyetini sunağa yatırıyor. Erkeklerin kurduğu o büyük satranç tahtasında, İphigeneia sadece kaybedilmesi gereken bir taştı. Klytaimestra'nın o günden sonra yüreğinde filizlenen o kapkara öfkeyi anlıyor musun şimdi? Bir annenin dünyası, bir kralın "kamu yararı" yalanıyla yıkılmıştı.
Ama dinle küçük dostum, hikaye orada bitmiyor. İnsanlar bıçak havaya kalktığında tanrıların araya girdiğini, bir geyiğin kurban edildiğini söylerler. Belki de bu, insanların o korkunç gerçeğe bakmaya cesaret edemedikleri için uydurdukları teselli edici bir masaldır. Kim bilir? Belki de İphigeneia, o günden sonra kendi kaderini çizmeyi öğrenen bir bilge oldu. Tauris’e sürgüne gittiğinde, eline tutuşturulan o kurban bıçağını artık başkalarını öldürmek için değil, kendi zincirlerini kırmak için kullandı. Kardeşi Orestes ile karşılaştığında, artık babasının kızı değil, kendi kararlarını veren özgür bir kadındı.
Sen sen ol, yolların üzerinde karşına çıkan o yaldızlı kahramanlara kanma. Kimin adına "kurban" istendiğine, kimin gemisinin yürümesi için kimin hayallerinin yakıldığına hep dikkat et. Gerçekler, kralların yazdığı destanlarda değil; susturulmuşların, gölgelere itilmişlerin fısıltılarında gizlidir. Şimdi git ve gördüğün her "büyük" adamın ardında, kurban edilmiş kaç İphigeneia olduğunu sorgula.
Dünya dediğin, ancak biz bu sahte kahramanların maskelerini düşürdüğümüzde biraz olsun nefes alabilir, değil mi genç ruhum?