Gel bakalım evlat, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş. Yaşlı gözlerime bakma öyle, içimde hala o eski neşeli günlerin pırıltısı var. Bugün sana anlatacağım isim, rüzgarların neden bazen sustuğunu ve bir babanın yüreğinin nasıl kaskatı kesilebileceğini fısıldıyor.
İphianassa… Adını duyduğunda sanki uzaklardan gelen, hüzünlü bir flüt sesi duyarsın. Birçoğunuz onu daha çok İphigeneia adıyla tanır, çünkü destanların tozlu sayfalarında ismi hep o şekilde yankılanır. Ama gel gör ki, Agamemnon’un o talihsiz kızının ilk sesi, ilk nefesi İphianassa’dır.
Şu gökyüzü sakinlerinin işlerini bilirsin; bazen sadece bir kapris uğruna koskoca kralları, orduları birbirine düşürürler. Hani şu meşhur Troya Savaşı var ya? İşte o savaş için kalkan gemiler, Aulis kıyılarında rüzgarsız kalıp çakılıp kaldıklarında, denizlerin efendisi Poseidon’un öfkesini dindirmek için bir kurban gerekmiş. Babası Agamemnon, o görkemli ama bir o kadar da çaresiz kral, biricik kızını bir kadeh dolusu umutla aldatıp sunak masasına götürdüğünde, İphianassa’nın adı kaderin sayfalarına altın harflerle ama gözyaşıyla yazılmıştı.
İşte bu yüzden, antik çağın ozanları ona iki isim vermeyi uygun görmüşler. Birinde bir prenses, diğerinde ise fırtınaları durduran o kutsal kurban... Hangisi doğru dersen, ikisi de aynı kalbin atışı. Ama ben onu her andığımda, güneşin altında gülümseyen o genç kızın sesini duyarım.
Şimdi söyle bakalım, babasının hırsı mıydı onu tarihe geçiren, yoksa kendi fedakarlığı mı? Bunu anlamak için çok değil, biraz daha yaşlanıp şu dünyanın şarabından –pardon, üzümün o mayhoş suyundan– biraz daha tadıp, insan denen varlığın ne kadar tuhaf olduğunu görmen gerekecek.
Hadi, gözlerini kapatma öyle hemen; uykun gelirse hikayeler kaçar. Bir dahaki sefere sana, Artemis’in onu son anda nasıl bir geyiğe dönüştürüp sislerin arasına sakladığını anlatırım belki. Ama sadece belki... Çünkü bazen efsaneler, biz yaşlıların zihninde en güzel haliyle saklı kalmalıdır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gercekler
Bak evlat, solgun ayın altında oturan bilge yolcu... Masallarda sana anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş bir sır var. Kadehimdeki üzüm suyunun tortusunda saklı olan o gerçek, kralların görkemli zırhlarının altındaki o soğuk boşluğu fısıldar.
Hani o yükseklerden konuşan, yeryüzünün efendisi sayılan Agamemnon var ya? Hani şu destanlarda hatasız bir komutan gibi parlatılan o adam... İşte onun kızından, İphianassa’dan bahsediyorum. Çoğu kitap ona İphigeneia der, sanki adı değişince kaderi de değişecekmiş gibi. Ama sen, benim güzel yavrum, isimlerin ardındaki o acımasız oyunları görmeyi öğrenmelisin.
İphianassa, bir babanın hırsı ile tanrıların -veya insanların icat ettiği o korkak tanrıların- arasında ezilen bir fidan gibiydi. Rüzgarlar esmeyip gemiler yola çıkamadığında, kralın o şişkin kibri, kızının hayatından daha ağır bastı. Kurban edilmek, sadece bir ritüel değil, sistemin kendi bekası için en saf olanı harcama biçimidir. O gün, sadece bir genç kızın nefesi değil, özgür iradeye vurulan bir pranga da kesildi.
Duyuyor musun sevgili evladım? Tarih, güçlülerin sofrasından dökülen kırıntıları bizlere miras bıraktı. O kırıntıları süpürmek yerine, sofrayı devirmeyi hayal et. İphianassa, babasının o meşhur zafer hırsının kurbanı oldu; çünkü büyük adamlar, kendi tahtlarının çatlaklarını masumların kanıyla sıvarlar.
Yine de hüzünlenme, çünkü hakikati bilen kişi, artık kralların yalanlarına sığınmaz. Hatırla; her efsane, aslında birilerinin sessizliğe gömüldüğü bir cinayet yeridir. Şimdi git ve uyu, ama rüyanda o tozlu destanlara değil, kendi gerçeğine inanmayı unutma.