Oikhalia hükümdarı Eurytos’un kızı İole, babasının okçuluk maharetini bir ödül metası olarak sergilediği o yarışın ardından, mülkiyetin ve iradenin nesnesi haline getirilmiş bir figürdür. Yarışmayı kazanan Herakles, kızı bir hak ediş olarak talep ettiğinde, Eurytos’un çekincesi bir babalık kaygısından ziyade, gücün başka bir güçlü eline geçişinde kurulan tahakküm düzeninin bozulma korkusuna dayanıyordu. Nitekim İole’nin kaderi üzerindeki söz hakkını tek taraflı kullanmak isteyen Herakles, şehri yerle bir edip onu kaçırarak kendi buyruğu altına aldı; bu süreçte İole’nin kendi varoluşu, iki kudretin arasındaki bir zafer ganimetine indirgendi. İole ile evlenmek üzere hazırlanan Herakles’in, Deianeira’dan gelen zehirli gömlekle kendi iktidarının nihai çöküşünü yaşaması, aslında o zamana kadar hükmettiği bedenler ve hayatlar üzerindeki egemenliğinin de sonunu getirdi. Herakles’in ölürken İole’yi oğlu Hyillos’a bırakması, iktidarın bir elden diğerine geçerken kadını bir mülkiyet aktarımı gibi el değiştirmesiyle tamamlandı; İole ise tüm bu tarih boyunca, bir şehri düşüren veya bir kahramanı tüketen olayların merkezinde, kendi yaşamı üzerindeki iradesi bir türlü onaylanmayan bir gölge olarak kaldı.
Oturun bakalım minik gezginler, şuraya, meşe ağacının gölgesine... Bakmayın öyle aksakallı, koca göbekli halime; ben bu dünyanın en eski kıvrımlarından geçmiş, nice fırtınalı öyküler dinlemiş bir ihtiyarım. Şimdi size, güzelliği bir şehri ateşe veren, kaderi ise bir kahramanın sonunu hazırlayan İole’den bahsedeceğim.
Eskiden, Oikhalia denilen yerde Kral Eurytos adında biri yaşardı. Bu kralın bir kızı vardı, İole. Kız o kadar ışıl ışıl, o kadar mağrurdu ki, babası onunla evlenecek yiğide yüksek bir çıta koydu: "Kim," dedi, "yayını gerip hedefi şaşırmadan vurursa, kızım onundur!"
Derken, karşımıza gökyüzü sakinlerinin bile adını anarken ayağa kalktığı o meşhur kahraman çıktı: Herakles. O, yayını öyle bir gerdi ki, rüzgarlar bile sustu. Yarışmayı kazandı tabii, ama Kral Eurytos sözünde durmadı. Korktu! "Ya," dedi, "bu adamın içinde sönmek bilmeyen bir öfke ateşi var, ya İole’den çocukları olursa ve onlara da zarar verirse?"
Eurytos, kendi korkusunun kurbanı oldu anlayacağınız. Ama Herakles bu, hiç kimseden "hayır" cevabını kolay kolay kabullenir mi? Gitti, Oikhalia’nın kapılarını zorladı, şehri ateşe verdi ve İole’yi kendi dünyasına doğru sürükledi.
Ancak yazgı dediğimiz o huysuz tanrıça, ipleri elinde tutmaktan hiç vazgeçmez. Herakles, İole’ye olan tutkusuyla yeni bir hayata başlamaya hazırlanırken, evdeki hesap çarşıya uymadı. Herakles’in eşi Deianeira, kocasının İole’ye olan hayranlığını duyunca, yüreği bir kor gibi yandı. Bir gömlek gönderdi kahramana, büyülü bir kumaş... Ama o gömlek, üzerine değdiği an bedeni değil, ruhu bile kavuracak cinstendi.
Herakles, okyanusun ötesine geçmeden önceki son nefesini verirken, odun yığınlarının üzerinde devleşen bir ateşle göğe yükseldi. Tüm o kargaşanın, o büyük aşk kavgalarının ve hırsların ortasında, zavallı İole öylece kalakaldı. Herakles ölmeden önce, oğluna, yani Hyllos’a seslendi: "Bu kız," dedi, "artık senin sorumluluğun, senin kaderin."
Görüyor musunuz çocuklar? İnsan bazen en büyük zaferi kazandığını sandığı anda, aslında kendi sonunu hazırlayan o ilk oku atmış olur. Hayat, tıpkı içtiğimiz şu neşeli iksirin son damlası gibidir; bazen tatlı bir sarhoşluk, bazen de ardında bıraktığı o buruk tortu...
Haydi bakalım, güneş iyice alçalmadan, gidip çiçeklerin rüzgarla dansını izleyin. Benim dizlerim artık biraz dinlenmek istiyor, hikayelerse zaten hiç uyumaz, hep aranızda dolanır.
Bak evlat, masalların tozlu raflarında anlatılmayan, üzerine şarap dökülmüş eski bir parşömenin kıvrımlarında saklı o gizli gerçek var...
Dinle güzel yavrum, bugün sana Iole’den bahsedeceğim. Hani şu destanlarda sadece "bir ödül" gibi anlatılan, uğruna şehirlerin yakılıp yıkıldığı o mahzun genç kız. Oikhalia Kralı Eurytos, kızını sanki bir eşya gibi ortaya koymuş, "Okunu en iyi atan, bu kızı alır" demişti. İnsanların birbirini üstün görme hırsı, bir kadının kaderini bir ok ucuna bağlayacak kadar körleştirmişti onları. Herakles, o devasa gücüyle yarışı kazandığında, Eurytos bir anlığına duraksadı. Neden mi? Çünkü o da kendi sisteminin ne kadar acımasız olduğunu biliyordu. Korkuyordu; çünkü biliyordu ki, o "büyük yiğit"in öfkesi bir gün bir orman yangını gibi etrafı yakıp kül edebilirdi.
Bak dinle bilge evladım, tarih kitapları Herakles’i bir kahraman diye süsler ama Iole’nin o an ne hissettiğini yazmazlar. Iole, babasının kibiriyle bir nesneye dönüştürüldü, sonra da Herakles’in o tükenmek bilmeyen sahip olma hırsıyla evinden koparıldı. Bir şehrin yanışını, babasının ölümünü izledi Iole. Herakles, güç tutkusuyla sarhoş olmuştu ama bu gücün aslında ne kadar kırılgan olduğunu Deianeira’nın gönderdiği o gömlekle anladı. Ateş, kibri yaktığında, geriye kalan tek şey bir kadının hiç sorulmayan rızası ve koca bir enkazdı.
Ve o son an... Herakles kendi elleriyle hazırladığı ateşin içine girerken, geride kalan Iole için yeni bir zincir hazırladı. Onu, oğlu Hyllos’a miras bıraktı. Düşünsene bir, koskoca bir hayat, bir erkeğin vasiyetiyle bir başkasının hayatına emanet ediliyor. Otorite dediğin şey budur işte; insanları bir satranç taşı gibi oradan oraya iter, sonra da buna "kader" veya "destan" deyip üzerini kapatırlar.
Sakın unutma küçük dostum; krallar devrilebilir, kahramanlar ateşlerde eriyebilir ama hakikat, o küllerin arasından bir fısıltı gibi yayılır. Gerçekler, birilerinin size anlattığı zafer hikayelerinde değil, o hikayelerin susturduğu seslerin vicdanında gizlidir.