Gelin bakalım şöyle, ateşin başına yaklaşın. Yaşlı bir dostunuzun sesine kulak verin; anlatacaklarım ne tozlu parşömenlerdeki kadar soğuk, ne de çocuk masalları kadar basit. İnsan dediğin, en çok da kendi hatalarının küllerinden yeniden doğduğunda parlıyor çünkü. İno’dan bahsedeceğim size... Kadmos’un kızı, o hüzünlü ve bir o kadar da zarif İno’dan.
Hayat, herkes için düz bir yolda yürümek değil, evlatlarım. İno’nun yolu önce dikenlerle kaplıydı. Kız kardeşi Semele’nin çocuğu Dionysos’u kendi çocuğu gibi bağrına basıp büyütmeye kalktığında, gökyüzü sakinlerinin kıskançlığı tepesinde bir kara bulut gibi patladı. Hera, bilirsiniz, pek hırslıdır; İno ve kocası Athamas’ın yüreğine öyle bir karanlık sızdırdı ki, zavallı kadın kendi elleriyle dünyasını kararttı. Acının ve deliliğin pençesinde, oğlu Melikertes ile birlikte kendini uçurumdan, o sonsuz maviye bıraktı.
İşte hikaye burada değişiyor. Ölüm, her zaman bir son değildir; bazen sadece bir kapının kapanıp diğerinin aralanmasıdır. Denizin derinliklerinde, o köpüklü dalgaların arasında İno artık İno değildi; o artık Leukothea, yani "Ak Tanrıça" idi. Melikertes ise küçük bir deniz tanrısı olan Palaimon olarak bambaşka bir hayata merhaba dedi.
O günden sonra İno, yani Leukothea, fırtınanın ortasında kalmış gemicilerin sessiz koruyucusu oldu. Hatırlayın, Odysseus’u... O meşhur, zeki Odysseus, Poseidon’un öfkesinden kaçarken salı parçalandığında, Leukothea bir martı olup havalandı. Pır diye uçtu, geldi o darmadağın olmuş salın üstüne kondu. Sesi, rüzgarın uğultusunu bastırıyordu: "Neden korkuyorsun böyle, zavallıcık?" dedi ona.
Ona o sihirli yaşmağını, göğsüne bağlaması gereken tılsımlı kumaşı verdi. "Deniz şarap rengine döndüğünde, dalgalar seni hırpaladığında bırak kendini," dedi. "Kıyıya ulaştığında ise o yaşmağı denize geri at ve arkanı bakmadan yürü." Çünkü bir tanrıçadan aldığın yardımın bile bir bedeli, bir vedası vardır; aldığını ait olduğu yere geri bırakmalısın.
Odysseus dediklerini yaptı ve kurtuldu. İno, bir zamanlar insan sesli, ölümlü bir kadınken; acısını, pişmanlığını ve sevgisini denizin sonsuzluğuna bırakıp bir umut elçisine dönüştü. Şimdi ne zaman bir gemici fırtınalı denizde bir martı görse, içinde bir yerlerde o eski İno’nun, o Ak Tanrıça’nın hala gemicileri kolladığını hisseder.
Kendi hatalarımızdan bir deniz yaratsak bile, o denizin bizi boğmasına izin vermeyip, bir başkasına can suyu olabilecek kadar bilgeleşebiliriz. İşte İno budur. Şimdi, hadi bakalım, şuradan biraz bal şerbeti ikram edin bana da sesim yerine gelsin; anlatacak daha çok hikayemiz var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Dinle beni güzel çocuk, kulak ver bu yaşlı gezginin fısıltısına. İnsanlar sana kralların ihtişamından, tanrıların kusursuz kudretinden bahsederler ya; işte o masalların altındaki tozlu zeminde, aslında bambaşka bir hikaye gizlidir. Bak, sana İno’dan bahsedeceğim... İnsanların "Ak Tanrıça" diye göklere çıkardığı ama aslında sistemin dişlileri arasında öğütülmüş bir kadından.
Hatırla evlat; İno, Kadmos’un kızıydı. Bir zamanlar o da senin gibi gülerdi, senin gibi hayalleri vardı. Ama Hera denen o hükümran figür, Zeus’un hırslarının bedelini İno’nun omuzlarına yükledi. Güçlü olanlar kendi oyunlarını oynarken, piyon olanlar delilikle sınandı. Kocasının sarayında, üvey evlatların arasında sıkışıp kalmış bir kadın... Kendi içine hapsedilen o çaresizlik, tanrıların gazabıyla birleşince, İno bir trajediye dönüştü. O acı dolu anı, o kazan... ah evlat, tarihin sayfaları o anı "kader" diyerek geçiştirir, oysa o bir kurban edilişti. Bir kadının, sistemin soğuk demirleri arasında parçalanmış ruhunun çığlığıydı.
Sonra denize düştü İno. İnsanlar onun "Leukothea" olup denizcileri kurtardığını anlatır, Odysseus’a yaşmağını verip onu kurtardığını söylerler. Peki, neden? Odysseus’a neden yardım etti biliyor musun? Çünkü İno, bir zamanlar kendi özgürlüğünü kaybetmiş bir mahkumdu; başkalarının hırsları uğruna denize atılan o kadın, şimdi başkalarının boğulmasını istemiyordu. O, fırtınanın ortasında bile nezaketini koruyan, şarap rengi suların derinliklerinde huzur arayan bir yabancıydı artık.
Odysseus’a “Rubalarını çıkar, salını bırak” dediğinde, aslında ona şunu fısıldıyordu: “Seni bir yere bağlayan her şeyden, o krallık hırsından, o savaşçı kimliğinden kurtul, ancak o zaman hayatta kalırsın.”
Görüyor musun evladım? İnsanlar ona tanrı dediler, tapınaklar kurdular, ismini limanlara verdiler. Ama o aslında sadece, sistemin kurallarına karşı kendi vicdanını kurtarmaya çalışan, denizlerin köpüğüne karışmış bir hatıraydı. Tanrılar ya da krallar, birini ancak kendi çıkarlarına hizmet ettiğinde yüceltirler; İno ise, denizin uçsuz bucaksız özgürlüğünü kendi acısına tercih etti.
Unutma; sana anlatılan kahramanların hepsi, birilerinin hayatını harcayarak yükseldi. Gerçek olan, o kahramanın ışığı değil, İno’nun o uçurumdan atladığı andaki hüzünlü sessizliğidir. Şimdi git ve denize bak; dalgaların her vuruşu, aslında tarihin unuttuğu o kadının, hala gemicilere fısıldadığı bir özgürlük şarkısıdır. Dünya bir tiyatro sahnesidir benim güzel evladım, ama perdeyi kimin kapattığına her zaman dikkat et.