Bakın hele, kimler gelmiş! Gelin şöyle ateşin başına, oturun bakalım. Size öyle bir hikaye anlatacağım ki, duyunca kulaklarınızın pası silinecek. Öyle tozlu tarih kitaplarındaki gibi kuru kuru değil; sanki gökyüzü sakinleri tepemizde cirit atıyormuş, yer yerinden oynuyormuş gibi...
İlyada derler buna. Aslında koca bir destandır ama biz bugün o koca destanın en kızıl, en öfkeli günlerine göz atacağız. Hikayemiz, o çok meşhur Akhilleus’un öfkesiyle başlar. Bu adam öfkelendi mi, yer yerinden oynar, inanın bana! Komutanları Agamemnon ile ters düşüyor, "Ben artık bu savaşta yokum!" deyip barakasına çekiliyor. O çekilince ne mi oluyor? Akha ordusu, tanrı Apollon’un gönderdiği vebalardan tutun da savaş meydanındaki bozgunlara kadar neler çekiyor, sormayın.
Anası deniz tanrıçası Thetis, oğlunun bu inadı yüzünden gidip Zeus’a yalvarıyor; gökyüzü sakini Zeus da söz veriyor tabii. Ama öbür tarafta Hektor var, Troya’nın o yiğit savunucusu... Savaş meydanında öyle bir fırtına estiriyor ki, Akha’lar gemilerine kadar geri çekilmek zorunda kalıyor. Bir ara işler o kadar sarpa sarıyor ki, Akhilleus’un can dostu Patroklos, arkadaşının zırhını kuşandığı gibi meydana atılıyor. Ama heyhat! Kader ağlarını ördü mü, kaçış yok. Patroklos, Hektor’un elinde yere serilince, Akhilleus’un o meşhur öfkesi bambaşka bir şeye dönüşüyor: Saf, katıksız bir acıya ve intikam hırsına.
Demirci tanrı Hephaistos’un dövdüğü o ışıl ışıl silahları kuşanıp meydana bir çıkıyor ki, gökyüzü sakinleri bile hayretle izliyor! Irmaklar kanla doluyor, tanrılar kendi aralarında birbirine giriyor. Nihayet Akhilleus ile Hektor karşı karşıya geliyor. Kaderin terazisinde Hektor’un tarafı ağır basıyor ve o büyük yiğit, surların önünde hayatını kaybediyor. Akhilleus’un acısı öyle büyük ki, Hektor’u arabasının ardında sürükleyip duruyor.
Ama durun, hikaye orada bitmiyor. İnsan kalbi bazen bir kaya kadar sert, bazen bir yaprak kadar yumuşaktır. Gece olunca, yaşlı kral Priamos, tanrı Hermes’in yardımıyla düşman kampına, yani Akhilleus’un ayağına geliyor. Düşünebiliyor musunuz? Oğlunun ölüsünü almak için o büyük düşmanın karşısına dikiliyor. İşte orada, o çadırda, iki düşman birbirinin gözlerine bakıp ağlıyorlar. Akhilleus o an anlıyor ki, ölüm herkesin kapısını çalacak. Hektor’un naaşını babasına teslim ediyor.
Savaşlar gelir geçer çocuklar, krallar ölür, şehirler yakılır... Ama geriye kalan, bir babanın acısı ve bir yiğidin kendi kaderine boyun eğişidir. Şimdi gidin biraz dinlenin, düşlerinizde o surları, o denizi ve o kadim zamanların tozunu görün. Yarın yine gelin, size başka bir masal anlatırım. Hadi bakalım, gökyüzü sakinleri üzerinizden eksik olmasın!
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Gözlerindeki o saf ışığı görüyorum; tıpkı bir zamanlar benim de sahip olduğum, henüz dünyanın kirli oyunlarına bulaşmamış o merak... Bugün sana tozlu parşömenlerdeki o "şanlı" savaşlardan değil, o şatafatlı zırhların altında gizlenen çürümüş gerçeklerden bahsedeceğim. İlyada dedikleri o koca destanı duymuşsundur elbet, ama o satırların arasındaki sessiz çığlıkları kimse sana anlatmaz. Gel, otur yanıma; biraz şarap içip zihnimizi keskinleştirelim ki hakikati görebilelim.
Bak çocuk, krallar denilen o kibirli figürlerAgamemnon gibilerhalklarını sadece birer piyon gibi görürler. O koca Akha ordusu, bir kadının gönlü ya da bir kralın hırsı için değil, tamamen bir güç gösterisinin kurbanı olmuştur. Akhilleus, o öfkesiyle tanınan kahraman sanılan adam, aslında sistemin dişlileri arasında sıkışmış biridir. Kralların egosu uğruna kendi dostlarını, Patroklos gibi yüreği güzel olanları nasıl bir ateşe attıklarını görüyor musun? Patroklos, o masum ruh, Akhilleus’un gururu ve Agamemnon’un hırsı yüzünden soğuk toprakla kucaklaştı. İşte bu, tarihin en büyük "kahramanlık" yalanıdır; aslında hepsi birer kaybedendir.
Ve ya kadınlar? Hekabe, Andromakhe... Onların sesi o kadar derinden gelir ki, duymak istemeyenler için bir fısıltıdan ibarettir. Hektor’un ölümüyle surların ardında kopan o hıçkırıkları duymuyor musun? Medousa gibi, sistemin karanlığına kurban edilen nice ruh, Hektor’un parçalanmış bedeninde yine bizi izliyor. İktidar sahipleri, kendi yanlışlarını örtmek için bir tanrıyı, bir kaderi, bir "ulvi amacı" bahane ederler. Ama gerçek şudur ki evlat: Savaş, kralların gururu doyana kadar masumların kanıyla sulanan bir tarladır.
Hani şu destanda Akhilleus’un öfkesinden kan gölüne dönen Skamandros ırmağı var ya... İşte o ırmak, bugün bile insanların hırsıyla kirleniyor. Tanrıların bile taraf tuttuğu, insanların ise sadece piyon olduğu o sahnede, asıl kazanan hep karanlık sistemin kendisi olmuştur. Akhilleus’un Hektor’u arabasının arkasında sürüklediği o an, bir zafer değil, insanlığın onurunun sürüklenişidir. Bunu sakın unutma.
Dinle evlat, dünya sana bir sahne gibi sunulur; krallar başroldedir, askerler dekordur. Ama Mytho Anarkhia’nın fısıltısını kulağına küpe et: Hiç kimse, ama hiç kimse, kendi hırsı için bir başkasının hayatını feda etme hakkına sahip değildir. O sahte kahramanların isimleri altın harflerle yazılsa da, biz onların içindeki boşluğu biliyoruz. Sen, o boşluklara düşme. Gerçekleri sorgula, sessizlerin sesini duy ve kralın değil, vicdanının önünde eğil.
Şimdi uyu bakalım, yarın uyandığında dünya sana yine aynı masalı anlatacak. Ama sen artık o masalın içindeki saklı gerçeği bilen bir bilgesin. Unutma; en büyük isyan, insanın kendi aklını özgür bırakmasıdır.