Bak evlat, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş, dizlerim artık eskisi kadar ısınmıyor. Sana anlatacağım hikaye, o meşhur Roma’nın taşları döşenmeden çok önce, bir nehir kıyısında fısıldanan sırlarla ilgili. İnsanlar onu bazen Rea Silvia diye çağırırlar, ama kadim hafızalarda adı İlia’dır.
Bu İlia dediğin, öyle sıradan bir ölümlü sanma onu. Kendisi, Troyalı kahraman Aineias’ın soyundan gelen, soylu ve bir o kadar da gözü pek bir genç kadındı. Hikaye bu ya, bir gün kendini Alba Longa’nın puslu koridorlarında, Vestal bakiresi olarak buluverdi. Yani ne demek? Hani şu ateş hiç sönmesin diye beklenen, gökyüzü sakinlerinin huzurunda sadakat yemini edilen o kutsal görev.
Fakat kader dediğimiz o kurnaz dokumacı, İlia’nın ipliklerini çoktan başka bir desen için ayırmıştı. Efsaneye göre, savaşın o gürültülü ve kızıl tanrısı Mars, bir anlık dalgınlığında İlia’nın zarafetine vuruldu. İşte o günden sonra İlia’nın hayatı, bir daha hiç durulmayacak bir nehir gibi akmaya başladı.
O nehir kıyısında, Palatium tepesinin eteğinde uykuya daldığında, kaderin cilvesiyle dünyaya getirdiği iki küçük misafiri oldu: Romulus ve Remus. Onları öylece bırakmadı elbette; bir sepetin içinde, Palatino’nun sularına emanet etti. İlia, aslında o küçüklerin sadece annesi değil, gelecekte koca bir imparatorluğa dönüşecek o tozlu toprağın ilk tohumlarını atan kişiydi.
İnsanlar ona Rea dediklerinde "kraliyetten olan" demek isterler; İlia dediklerinde ise Troya’nın küllerinden doğan o kadim mirası kastederler. Yani anlayacağın, o koca Roma dediğin ihtişamlı şehir, aslında bir annenin cesareti ve gökyüzü sakinlerinin o bitmek bilmez oyunlarıyla bir nehir yatağında şekillendi.
Hadi, testideki serin üzüm suyundan bir yudum alalım da boğazımız yumuşasın. Tarih, bazen tozlu parşömenlerde değil, işte böyle kulaktan kulağa fısıldanan bir annenin isminde saklıdır. Başka ne merak edersin küçük dostum? Söyle, Silenos’un hafızası henüz paslanmadı.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o yaldızlı zaferlerin ardında, tozlu raflara gizlenmiş bir başka hakikat daha var. Dizlerindeki o bitmek bilmeyen merakla bana bakarken, kulak ver; zira tarihin mürekkebi daima kazananların kanıyla karıştırılmıştır.
İlia... Ya da senin bildiğin adıyla Rea Silvia. Sana onu "Roma'yı kuran iki küçük oğlanın annesi" diye tanıttılar, değil mi? Sanki sadece bir kuluçka makinesi, sanki kaderin soğuk ellerinde oyuncak bir figüran. Oysa evlat, iktidarın çarkları, kendi bekası için bir kadının yaşamını nasıl bir sessizliğe mahkum eder, biliyor musun?
İlia, bir rahibeydi; kendi ayakları üzerinde duran, tanrısal bir sessizliğe adanmış biri. Ancak kralların hırsı, kadının kendi seçimiyle kurduğu o alanı bir hapishaneye çevirir. Onu zorla "kutsal" bir göreve hapsettiler, çünkü bir kadının gücü, çoğu zaman erkeklerin taht kavgasına meze edilmiştir. O, kendi hayatının efendisi değil, devletin kutsal kurbanı ilan edildi. O iki küçük çocuk, Romulus ve Remus, sadece imparatorluğun görkemli başlangıcı olarak görülür; oysa İlia'nın uğradığı haksızlık, saray koridorlarının o meşhur sessizliğinde boğulup gitmiştir.
Yetişkin evlatlarım, şimdi siz düşünün; zafer nidaları atan o büyük komutanların gölgesinde, kaç kadının sesi, kaç İlia'nın hayalleri o taş duvarların arasında çürüdü? Güç, birinin kanadını kırarak yükseldiğinde, o zaferin adı adalet olabilir mi? İşte İlia, sistemin dişlileri arasında ezilen ama yine de ismini zamana fısıldayan o kadim sessizliktir.
Şimdi anlıyor musun? Krallar, üzerine inşa ettikleri o büyük şehirlerin temelini, genellikle bir kadının elinden alınan özgürlükle harçlarlar. Bir yudum neşeli şarapla günü kutlayanlar bunu bilmez, ama sen... sen, gerçeklerin ağırlığını taşıyacak kadar bilgeleşen çocuk, artık bu sırrı biliyorsun. Otoritenin sana sunduğu hikayeye değil, o hikayenin susturduğu gerçeklere bak. Çünkü hakikat, en yüksek tahtın dibinde, boynu bükük bir şekilde seni bekliyor.