İksion, yeraltı dünyasının sönmeyen ızdırabına mahkum edilmiş kadim figürlerden biridir. Tesalya’da Lapith’lerin kralı sıfatını taşıdığı dönemde, Deioneus’un kızı Dia’ya göz koymuş, babasına vaat ettiği hediyeleri birer mülkiyet tahakkümü aracı olarak kullanıp sözünü tutmak yerine, iktidarını korumak adına kaynatasını harlı közlerle dolu bir çukura iterek katletmiştir. Hem yeminini bozan hem de aile içi hiyerarşiyi kanla bozan bu ihlal, onu toplumsal arınma ritüellerinin dışına itmiştir. Zeus, otoritesini pekiştiren bir merhamet gösterisiyle onu deliliğinden çekip alsa da, İksion bu bağışlamayı tanrısal hiyerarşiye bir meydan okuma olarak yorumlamış; Hera’ya karşı duyduğu o dizginlenemez arzuyla, yukarıdakilerin mutlak alanına sızmaya kalkışmıştır. Zeus’un kurduğu sahte suret oyununa kanıp bir gölgeyle birleştiğinde ortaya çıkan Kentauros ve onun soyu, aslında iktidarın kendi yarattığı yanılsamalardan doğan melez huzursuzluğun birer nişanesidir. Otorite, kendi sınırlarını aşmaya cüret eden bu arzuyu cezalandırmak için İksion’u, her dönüşünde iktidarın sürekliliğini hatırlatan ve asla durmayan, alevli bir tekerleğe mıhlamıştır. Tanrıların lütfuyla içtiği ambrosia, onu ölümün huzurundan mahrum bırakarak sonsuz bir döngüde tutsak kılar. Peirithoos’un babası olan bu figür, tahakkümün kibrine kapılanların, kaçınılmaz olarak kendi inşa ettikleri çarkın içinde nasıl öğütüldüklerinin kanıtıdır.
Şöyle yaklaş evlat, ateşin çıtırtısı iyidir, zihni açar. Sana, gökyüzü sakinlerinin bile adını anarken iç geçirdiği o gururlu, o inatçı, o hırslı İksion’dan bahsedeyim. Kendisi bir zamanlar Tesalya’nın, o atların ve yiğitlerin diyarının kralıydı. Lapithlerin başındaydı, yakışıklıydı, güçlüydü; ama ne çare ki yüreğinde koca bir boşluk vardı.
İksion, güzel Dia’yı gözüne kestirmişti. Kızın babasıyla oturup konuştu, "Sana dağlar kadar hediye vereceğim," diye yeminler etti. Ama evlilik şenlikleri bitip de o hediye zamanı gelince, İksion’un gözünü bürüyen o karanlık hırs devreye girdi. Sözünü tutmak şöyle dursun, kaynatasını bir tuzakla kor gibi yanan, içi ateş dolu bir kuyuya itiverdi. Bir insanın kendi ailesine yapabileceği en büyük kötülüğü yapmıştı, yeminini bozmuştu. Hani derler ya, bir kez ipin ucu kaçınca düğüm düğüm olur her şey; işte öyle oldu. Kimse onunla bir sofraya oturmak, ona elini uzatmak istemedi.
Derken, gökyüzünün hakimi Zeus ona merhamet gösterdi. "Hadi," dedi, "seni bu delilikten kurtaralım, temizleyelim." Zeus, İksion’a kucak açtı, onu Olimpos’un sofrasına buyur etti. Fakat evlat, bazı ruhlar iyiliği taşıyamaz; okyanusu bir kadehe sığdırmaya çalışmak gibidir bu. İksion, kendisine bu iyiliği yapan Zeus’un karısı Hera’ya, o vakur tanrıçaya göz koydu.
Zeus, bu cüreti görünce hem çok kızdı hem de bir oyun kurmaya karar verdi. Bulutları bir araya getirdi, sanki Hera’ymış gibi kusursuz, pırıl pırıl bir görüntü yarattı. İksion, o hırsının kör ettiği gözleriyle, karşısındakinin sadece bir hayal, bir bulut parçası olduğunu anlamadan ona tutuldu. İşte o tuhaf birleşmeden, at bedenli ve insan akıllı Kentauros’lar doğdu. Kimilerine göre tüm o at-adamların atası, İksion’un işte bu hatasıydı.
Ancak Zeus, adaleti şakaya gelmeyecek kadar keskindir. İksion’un nankörlüğü, tanrıların misafirperverliğini kirletmişti. Zeus, "Madem dönüp duran bir aklın var, o zaman sonsuza kadar döneceksin," dedi. İksion’u koca, alev saçan bir tekerleğe bağladı. Ama öyle bir ceza ki bu, insanın tüyleri ürperir... Ona ölümsüzlük veren o büyülü içkiden, ambrosia’dan içirmişlerdi bir kere. Yani ne kadar yansa da, ne kadar dönse de, ne kadar acı çekse de ölemiyordu.
Bugün hala gökyüzüne bakıp yıldızların yerini değiştirdiğini sananlar, o tekerleğin gökyüzünün uzak bir köşesinde sessizce döndüğünü söylerler. Peirithoos adında bir oğlu vardı, hani şu Theseus’un yakın arkadaşı olan yiğit; babasının aksine adını güzel işlerle duyurdu ama İksion... İksion, kendi hırsının dönüp duran çarkında bir ibret nişanesi olarak kaldı.
Hadi, testiyi tazele de anlatayım; hayat dediğin, ne ekersek onu biçtiğimiz upuzun bir yolculuktan ibaret. Kimin neyi nasıl yaptığına dikkat etmeli, değil mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralları hep altın tahtlarda, pırıltılı zırhlar içinde hatasız heykeller gibi hayal ederler. Ama o zırhların altında ne saklandığını, o tahtların hangi kırık kalplerin üzerine kurulduğunu hiç düşünmezler. Şimdi sana Tesalya’nın kralı İksion’un, o büyük "suçlunun" gerçek hikayesini fısıldayayım.
İksion, kendini dünyaların efendisi sanan, sınırları olmayan bir hırstı. Bir gün, bir kadının kaderini kendi malı gibi görerek Dia ile evlendi. Ama kralların sözü, rüzgarda savrulan yapraklardan farksızdır, evlat. Kendi kaynatasını, sırf verdiği sözleri tutmamak ve o kirli tahtını korumak için kor dolu bir kuyuya itti. Tarih kitapları onun bu "yemin bozma" suçunu yazar da, o krallık düzeninin insanı nasıl bir canavara dönüştürdüğünden hiç bahsetmez.
Herkes ondan yüz çevirdiğinde, Zeus el uzattı. Neden mi? Belki de kendi otoritesini pekiştirmek, kendi gibi buyurgan birini kanatları altına almak istedi. Ama İksion, tanrıların gölgesinde bile doymayan bir açgözlülükle Hera’ya göz dikti. Olayın aslı şudur benim güzel çocuğum: Güç sahipleri, elde edemedikleri her şeyi bir illüzyonla, bir gölgeyle kandırmaya çalışırlar. Tanrılar ona bir bulut gönderdi, o ise bunu gerçek bir aşk sanacak kadar körleşmişti. İşte o yanılsamadan, ormanın derinliklerinde koşan, doğanın dizginlenemez gücünü temsil eden Kentauroslar doğdu.
Peki ya sonra? Otorite, kendi yarattığı canavarı cezalandırmaktan geri durur mu? İksion, alevden bir tekerleğe bağlandı. Sonsuza dek dönüyor, dönüyor... Bir damla bilgece neşe sunan şarap kadar bile olsa, huzuru asla tadamıyor. Zeus, ona ölümsüzlük bahşederek aslında en büyük işkenceyi yaptı: İksion, kendi hırsının çemberinde mahsur kaldı. Ölümlü olsaydı acısı dinerdi, ama sistem onu bir ibret vesikası olarak sonsuzluğa hapsetti.
Duyuyor musun sevgili yolcum? Gökyüzünde dönen o tekerleğin gıcırtısını... O, sadece bir kralın değil, otoritenin sınır tanımayan arzularının kendi sonunu nasıl hazırladığının sesidir. Krallar devrilir, imparatorluklar çöker ama "sistem", kendi suç ortaklarını sonsuz bir döngüde tutmaya bayılır. İşte dünya böyledir; bazen en büyük suçlular, en parlak tahtlarda oturanlardır.