Gelin bakalım şöyle, ateşin başına yaklaşın küçükler. Uzatın ayaklarınızı, şuraya, meşe kütüğünün üzerine... Evet, öyle. Bugün size gökyüzünün mavisini biraz fazla merak eden bir çocuktan bahsedeceğim. Hani şu her şeyi bilmişlik taslayan, kanatlarını rüzgarla yıkamaya kalkan İkaros’tan.
Babası Daidalos, dünyanın en usta mimarıydı; taşı taşa öyle bir vururdu ki taş dile gelirdi. Ama o devirlerde kral Minos biraz huysuzdu, babayı da oğulu da o meşhur Labyrinthos’un dolambaçlı yollarına hapsetti. İkaros, o karanlık taş duvarlar arasında kuşların sesini duydukça içine bir kurt düştü; "Neden biz de onlar gibi süzülmüyoruz?" diye sordu.
Babası, bir gün sahile vuran martı tüylerini topladı, onları balmumuyla birleştirip omuzlarına sımsıkı yapıştırdı. İkaros, kollarını iki yana açtığında artık sadece bir çocuk değil, rüzgarla dans etmeye hazır bir habercidi. Babası ona bakıp gözlerini kıstı, sesindeki o yaşlı bilgeliğiyle tembihledi: "Sakın ha evlat! Ne denize çok yakın uç, kanatların ağırlaşır; ne de o gökyüzü sakini Helios’un arabasına çok yaklaş. Güneşin ateşi balmumunu eritirse, düşüşün sert olur."
Havalandılar! Ah, o anı görmeliydiniz. Bir çocuğun ilk defa ayaklarının yerden kesildiği o an, dünyanın en büyüleyici görüntüsüdür. İkaros, bulutların arasında o kadar hızlı dönüyordu ki, rüzgarın ıslığı kulaklarında bir şarkı gibiydi. Babasının nasihatlerini unutması işten bile değildi. Kendi gücünden, o özgürlüğün verdiği sarhoşluktan mest olmuştu sanki.
Yükseldi, yükseldi... Gökyüzünün mutlak hakimi Helios’un sıcaklığını teninde hissedince, "Ben artık onlardan biriyim!" diye haykırdı. Gurur, evlatlarım, insanın kanatlarını fark etmeden yakan en büyük ateştir. Omuzlarındaki balmumu, güneşin altın oklarına dayanamayıp akmaya başladığında, İkaros’un rüyası da bir tüy gibi savrulup gitti.
Deniz, o meşhur Ege, kollarını açtı ve onu derin, serin bir sessizliğe çekti. Arkasında ne bir iz kaldı ne de bir ses, sadece bugün bile adını taşıyan o dalgalı sular... İkaros, gökyüzüne ulaşan bir cesaret miydi, yoksa haddini bilmeyen bir merak mı? Bunu yüzyıllardır ressamlar, şairler, düşünürler tartışır durur. Brueghel denen o ressam bile, herkes tarlasıyla uğraşırken denize düşen o küçük bacağı çizdi tuvaline. Kimse bakmadı bile... Dünya dönmeye devam etti.
İşte böyle küçükler. Uçmak güzeldir, kanat çırpmak şahanedir ama insan bazen kendi doğasının sınırlarını, o gökyüzü sakinlerinin ateşini hatırlamalıdır. Hadi şimdi, şu kadehimdeki üzüm suyunun tadı gibi acı tatlı bu hikayeyi unutmayın ama sakın rüzgara olan merakınızı da kaybetmeyin. Sadece, bir dahaki sefere daha dikkatli kanat çırpın, olur mu?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, masallarda anlatılmayan, büyüklerin ise duymaktan korktuğu bir sır var... Gel otur yanıma, şu kadehimdeki hafif üzüm neşesinden bir yudum almasan da, sözlerimin tadına bak. Hepimiz gökyüzüne hayran kalırız ama o uçsuz bucaksız maviliğin, aslında hırslı kralların çizdiği sınırlarla dolu olduğunu kaçımız fark eder?
Girit’li mimar Daidalos ve oğlu İkaros'un hikayesini duymuşsundur. Herkes onlara, "kendi kaderini tayin eden iki cüretkar" der. Ama işin aslı, onlar özgürlükten önce mahkumiyeti tattılar. Minos adında, iktidar hırsıyla gözü dönmüş bir kralın labirentine tıkılmışlardı. O labirent sadece taşlardan değil, insanların itaat etmesi için örülmüş duvarlardan ibaretti.
Daidalos, evladım, bir mühendisti; sistemin açıklarını bulmaya çalıştı. Balmumu ve tüylerden kanatlar inşa etti. Peki, baba yüreği neden bu kadar titrekmiş sanıyorsun? Çünkü kralların dünyasında, sınırların dışına çıkmak her zaman bir bedel gerektirir. Daidalos, İkaros’a 'ne çok alçaktan ne de çok yüksekten uç' dediğinde, aslında ona bir hayatta kalma rehberi değil, 'sistem içinde sessizce hareket etme' dersi veriyordu.
Peki ya İkaros? Ah, o genç zihin... Gökyüzüne çıktığında ilk kez bir kralın gölgesinden kurtulduğunu hissetti. O uçuş bir hava sarhoşluğu değil, yüzyıllardır zincirlenmiş bir ruhun ilk çığlığıydı. Güneş’e, yani o kadim, dokunulmaz otorite figürüne -Helios’a- yaklaştığında aslında neyi arıyordu biliyor musun? Gökyüzünün, sadece kralların değil, herkesin hakkı olduğunu kanıtlamayı. O, balmumunun eriyeceğini bilseydi bile belki yine yükselirdi; çünkü bazen bir anlık özgürlük, koca bir ömürlük kölelikten daha gerçektir.
Ve evlat, o meşhur düşüş... İkaros Ege'nin sularına gömüldüğünde, herkes sadece bir çocuğun hata yaptığını söyledi. Kimse, bir gencin neden bu kadar büyük bir hırsla güneşe doğru kanat çırptığını sormadı. O denize onun adını verdiler; sanki bir mezar taşı diker gibi. Ama bil ki, İkaros denize düşerken başarısız olmadı; o, yerçekimi denen o kaskatı düzene, kanat çırparak meydan okudu.
Resimlere, Brueghel’in o meşhur eserine bak; çiftçi tarlasını sürerken, tüccar gemisiyle yol alırken, İkaros’un bacakları dalgaların arasında kaybolur gider. Dünya, birinin düşüşüne aldırmayacak kadar meşgul, otorite ise sessiz kalacak kadar sinsidir. Sen sen ol, kanatlarının balmumunu kimin yaptığını unutma; ama uçmaktan da asla vazgeçme. Gökyüzü, kralların tapulu malı değildir.