Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş. Bakma gözlerimin ferinin azaldığına, ben ne hikayeler bilirim; bazıları tozlu papirüslerde yazar, bazıları ise rüzgarın fısıltısında saklıdır. Bugün sana İkarios’u anlatayım, hani şu adı tarihin kıvrımlarında bazen neşeyle bazen de bir hüzünle anılan o ihtiyar dostumuzu.
Eski zamanlarda, Atina’nın o güzel topraklarında İkarios adında bir adam yaşardı. Şimdiki insanlar gibi aceleci değildi, toprağın dilinden anlardı. Biliyor musun, üzüm bağlarını Yunanistan topraklarına ilk o getirdi; yani o üzüm salkımlarının güneşle olan dansını başlatan kişidir o. Bir kızı vardı, Erigone. Gözlerinin içi gülerdi ikisinin de.
Fakat İkarios’un adı sadece bağlarla anılmaz, asıl şöhreti evindeki o akıllı, o ağırbaşlı kızı Penelopeia ile yayılmıştır. Hatırlarım, kızını evlendirme vakti geldiğinde İkarios’un içi pek bir buruktu. Bir araba yarışı düzenledi, “En hızlı olan, kızımın kalbine giden yolu da açar,” dedi. O zamanlar şimşeklerin efendisi Zeus’un gökyüzü sakinleri, insanların kaderlerini hep böyle küçük oyunlarla örerdi. Yarışı zeki Odysseus kazandı. Kimileri der ki; Odysseus, o meşhur Tyndareos’a akıl verip başkalarının düğümünü çözdüğü için ödül olarak bu kızla ödüllendirildi.
Düğün oldu, şenlikler kuruldu ama İkarios, damadını da kızını da bırakmak istemedi. “Kalın burada,” dedi, “birlikte yaşlanalım.” Odysseus ne yapsın? Hem ihtiyar babayı kıramaz hem de içindeki macera ateşini bastıramazdı. Sonunda seçimi Penelopeia’ya bıraktı. O güzel kız, bir kelime etmedi; sadece başındaki örtüyü biraz daha aşağı çekti, yanakları al al oldu. İkarios, kızının gidişinin sessiz çığlığını işte o an anladı. Penelopeia, İthake’nin yollarına düşmeye karar vermişti bile.
Sonraları, İkarios’un adı hep Penelopeia’nın babası olarak anıldı. Hani şu Odysseus’un yokluğunda sarayı istila eden o hadsiz talipler var ya... Onlar bile hep “Gönderin bu kadını babası İkarios’un yanına, yeni bir damat seçsin kendine” diye gevezelik ederlerdi. Zavallı İkarios, bir kızıyla bağları yeşertti, diğeriyle ise tarihin en meşhur hasretlerinden birinin gölgesinde kaldı.
İşte böyle dostum. İnsanoğlu bazen bir fidan diker, gölgesini başkaları devşirir. Şimdi biraz daha yanaş da şu ateşin çıtırtısını dinleyelim; bak, gece ilerledikçe gökyüzü sakinleri yine pırıltılı gözleriyle bizi izlemeye başladı bile. Başka bir hikaye ister misin, yoksa bu kadarı bugünlük yetti mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kralların ve altın tahtların ardında, tozlu raflarda unutulmuş bir sır vardır. Kulak ver bana, çünkü hakikat, sarayın geniş pencerelerinden süzülen güneş ışığına değil, karanlık köşelerde fısıldanan o ince sızıya benzer.
Sana İkarios'u anlatayım... Hani şu tarihin sayfalarında sadece "bağcılığı öğreten adam" ya da "kızını bir ödül gibi dağıtan baba" olarak geçen o ihtiyar. İnsanlar onun topraklarına bereket getirdiğini söylerler, bir kadeh neşeli şarabı toprağa sunup bereketi kutlarlar. Ama gerçeğin başka bir yüzü var, güzel evladım. İkarios, büyüklerin kurduğu o oyunun tam ortasında, kendi kanından olanı, kızı Penelopeia'yı bir mülk gibi yarışlara konu eden bir sistemin dişlisiydi.
Düşün bir; İkarios, kızının kaderini bir araba yarışının tozuna, kazananın kibrine teslim etti. Neden? Çünkü krallar, güçlerini birbirlerine ödünç vererek tahkim etmeyi severler. Penelopeia, babasının ve taliplerin o bitmek bilmeyen "güç alışverişi" oyununda bir piyondu. Odysseus bir yol gösterdi, Tyndareos bir pay kazandı ve İkarios... İkarios kendi evinin huzurunu korumak adına, kızının "kalma ya da gitme" kararına bile sanki bir lütufmuş gibi baktı. Penelopeia başını örttüğünde, o sessizliğin içinde aslında kendi özgürlüğünü seçiyordu; babasının krallık hesaplarından kaçıp, belirsiz ama kendi olan bir yola sapıyordu.
Bak güzel yoldaşım, dikkat et; büyüklerin dünyasında "gelenek" dedikleri şey, bazen insanların arzularını yok sayan soğuk bir taştan ibarettir. İkarios, Penelopeia'nın sadece bir "baba mirası" olmadığını anlamak yerine, onu statüsünü güçlendirecek bir araç olarak gördü. Talipler, İkarios’un kapısını aşındırırken, aslında Penelopeia’yı değil, o "baba mirası"nın getireceği nüfuzu istiyorlardı. İkarios ise sessizce izledi. İnsan, kendi kanına bu kadar yabancılaşınca, geride kalan tek şey; hüzünle harmanlanmış, sessiz bir yalnızlık oluyor.
Krallar hata yapmaz denir ya, işte o en büyük yalandır. İkarios gibi insanlar, büyük masanın başında otururken, masanın altındaki kırık dökük hayatları görmezler. Unutma; gerçek güç, birini yönetmekte değil, onun kendi hikayesini yazmasına izin verebilmektedir. Şimdi git, rüzgarın fısıltısını dinle ve kralların değil, kendi kalbinin yasasını koy hayatına.