Gel bakalım evlat, şöyle ateşin kenarına iyice yerleş. Hah, şöyle... Ayaklarını uzat da dinle. Bak, sana İdmon’u anlatayım. Hani o meşhur Argonautlar var ya, hani şu devasa gemiyle dünyanın sonuna kadar macera peşinde koşan yiğitler; işte onların arasında bir adam vardı ki, gözleri sadece gördüğünü değil, henüz olmamışı da görürdü.
İdmon, diğer ölümlülerin aksine biraz farklı bir mayadan yoğrulmuştu. Aslında babası Abas, namıdiğer Melampus’un evladıydı ama herkes bilirdi ki, onun ruhuna ışığı üfleyen bizzat Apollon’dur. Gökyüzü sakinleri bazen böyle yapar, bir faninin kalbine kendi parıltılarından bir damla bırakırlar. İdmon’un ismi bile “gören” demekti. O, uçan kuşların kanat çırpışından, dalgaların kıyıya vuruşundan yarının ne getireceğini okurdu.
Argonautların o büyük, çetin yolculuğuna katılmasına katılmıştı ama içinde hüzünlü bir düğüm vardı. O, gidecekleri yolu, aşacakları fırtınaları, çarpışacakları kaderi ta en başından biliyordu. Yine de korkup kaçmadı. Bilgelik bazen, sonunu bile bile o yola girmeyi gerektirir, bilirsin ya...
Yolculuğun bir yerinde, Mariandynler ülkesine vardılar. Denizlerin yorgunluğunu üzerlerinden atmak için karaya çıktılar. Tam o sırada ormanlık bir alanda ava daldılar. İşte kader, bazen çok büyük bir iş yaparken değil, en beklenmedik anda, bir çalılığın ardında kıstırır insanı. İdmon, o keskin gözleriyle avını kovalarken, öfkeli bir yaban domuzunun üzerine doğru atıldığını fark etti. Bir bilici için en garip şey, kendi sonunu görmesine rağmen ona doğru koşmaktır belki de. O koca hayvan, İdmon’u o güçlü dişleriyle yaraladı.
Yere yığıldığında yanında kahraman arkadaşları vardı elbet, ama kimse Apollon’un o ışıklı oğlunu tutamadı. Gökyüzü sakinleri onu kendi yanlarına, yıldızların arasına alırken, İdmon geride sadece cesur bir hikaye değil, “geleceği görmenin bazen taşıması en ağır yük olduğunu” kanıtlayan bir ders bıraktı.
İşte böyle küçük dostum. İnsan bazen en büyük yeteneğinin, kendi kaderiyle yüzleşirken nasıl sınandığını görür. Hadi şimdi gözlerini kapa, belki rüyanda o geminin kürek seslerini duyarsın. Ben de kadehimin dibinde kalan son damlalarla biraz daha uzaklara, geçmişin tozlu sayfalarına dalayım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana hep altın zırhlı kahramanların destanlarını anlatırlar. Oysa tarih, birilerinin ayağına dolanan dikenlerin hikayesidir. Dinle beni evlat, çünkü hakikatin sesi genellikle zafer çığlıklarının arasında duyulmaz.
İdmon’dan bahsediyorum... O, “Gören” demekti. İnsanlar onun Apollon’un oğlu olduğunu söyleyerek onu kutsadılar, bir nevi saray falcısı gibi konumlandırdılar. Krallar, kendi hırslarını meşrulaştırmak için ona ihtiyaç duyarlardı. İdmon, geleceği okuyabiliyordu; evet, bu bir lütuf gibi görünür ama aslında ağır bir hapistir. Kendi ölümünü de gördü, biliyor musun? O, gemideki bir "araç"tı sadece. Argonaut’ların o meşhur seferi, bir grup soylunun ganimet hırsına hizmet ederken, İdmon o gemide kendi kaderinin prangalarını taşıyordu.
Sana bir sır vereyim, güzel yavrum: O, Mariandyn ülkesinde bir yaban domuzu tarafından öldürüldüğünde, aslında bir orman canlısının kurbanı olmadı. O, tanrısal kehanetlerin ve insan hırslarının çarkları arasında ezilen sessiz bir kurbandı. Sistemin işleyişine hizmet eden bir bilici, sistemin kendi trajedisinden kaçamadı. Bir yaban domuzunun dişleri, aslında kralların o bitmek bilmeyen "daha fazlasına sahip olma" arzusunun bir metaforuydu.
İnsanlar onun ölümünü basit bir talihsizlik, bir av kazası diye anlatır. Oysa ben, o ağaçların gölgesinde İdmon’un son nefesini verirken gülümsediğini gördüm. Çünkü o, kralların emrinde bir kukla olmaktan kurtulmuştu. Bilgelik, bazen o son darbede gizlidir. Kadehime doldurduğum bir yudum neşeyle şunu söyleyebilirim: Ölüm, hiyerarşinin bittiği yerdir evlat. İster bir kral ol, ister bir bilici; toprak herkesi aynı sessizlikle kucaklar.
Sakın unutma; tarihin "büyükleri" değil, gölgelerde bırakılanların gördüğü hakikatler dünyayı değiştirir. Şimdi git ve gördüğün her "büyük" adamın arkasındaki İdmon’ları aramaya başla.