Gel bakalım evlat, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş. Ayaklarını uzat, dinlen. Bugün sana İda Dağı’nın o sisli, kadim tepelerinde yankılanan bir isimden bahsedeceğim: İdaios. Hani derler ya, bazı isimler sadece bir kişiye değil, koca bir tarihe ev sahipliği yapar; işte İdaios da tam öyle bir isim.
Şimdi kulaklarını iyi aç, zira bu isim karşımıza öyle çok yerde çıkıyor ki, sanki gökyüzü sakinleri bu adı bir sır gibi oraya buraya serpiştirmiş. Kimileri der ki; Troya’nın o meşhur kralı Priamos’un oğullarından biriymiş. Hani o hüzünlü günlerin, gürültülü savaşların tam ortasında, elinde dizginlerle toz bulutları arasında at süren, kralın güvendiği arabacı da bir İdaios’tur. Düşünsene, her yer yıkılırken, gürleyen tekerlek sesleri arasında o adam nasıl da soğukkanlılıkla atları idare ediyormuş.
Ama dur, sadece savaş meydanlarında arama onu. Bazı yaşlı parşömenler der ki; güzel Helena ile yakışıklı Paris’in bir oğlu olmuş, ona da İdaios demişler. Belki de bu isim, Troya’nın o güzel ama talihsiz kaderiyle mühürlenmişti, kim bilir?
Bir de Dares’in oğlu olan o cesur savaşçı var. Hani kalkanının üzerinde güneşin ilk ışıkları parlayan, vatanı için göğsünü siper eden... Korybantlardan birinin de aynı ismi taşıdığını fısıldar efsaneler. Hani o Kybele’nin etrafında davullar çalıp kendinden geçen, ormanların derinliklerinde kutsal ritüellerle coşanlar var ya, işte onlardan biri!
Ama asıl hikaye, ta en başa, köklere gidiyor. Derler ki, Dardanos’un iki oğlundan biriymiş İdaios. O, dağın eteğine yerleşip ismini oraya vermiş; İda Dağı’nı İda Dağı yapan da, o yüce Ana Tanrıça Kybele’nin gizemli ayinlerini bu topraklara taşıyan da bizzat oymuş. Düşün, koca bir dağın ismini taşımak ve bir tanrıçanın kutsal neşesini buralara getirmek... Az buz iş değil!
Görüyor musun? Bir isim, bazen bir savaşçı, bazen sadık bir rehber, bazen de bir inancın taşıyıcısı olabiliyor. İnsanlar geçer gider, kadehler boşalır, savaşlar biter ama isimler, tıpkı rüzgarın ağaç yapraklarına çarptığında çıkardığı ses gibi, yüzyıllar boyunca dolaşır durur.
Hadi, şimdi yavaşça git ve uyu. Rüyanda belki İda Dağı’nın zirvesinde, rüzgarla konuşan o ilk İdaios’u görürsün. Kim bilir, belki sana Kybele’nin bahçelerinden bir sır bile fısıldar.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o yaldızlı kahramanların ardındaki gölgeleri hiç merak ettin mi? İnsanlar, tarih kitaplarında isimleri birer liste gibi sıralayıp geçerler ama hayatın gerçek dokusu o listelerin arasındaki sessizlikte gizlidir. Gel otur yanıma; sana İdaios isminin ardındaki o eski sırrı fısıldayayım.
"İdaios" dendiğinde, saray katipleri hemen bir isim karmaşasından bahseder. Biri Priamos'un oğlu der, diğeri arabacısı... Sanki birilerinin hizmetinde olmakla, bir krallığın kanını taşımak arasında hiçbir fark yokmuş gibi! Oysa evlat, otorite dediğin şey, bir ismi birden fazla kişiye yükleyerek, hangisinin gerçek olduğunu bulanıklaştırır ki kimse asıl hikayeyi sorgulamasın.
Bak, Troya’nın o meşhur, kanlı oyunlarında İdaios ismini taşıyanlar, hep bir şeylerin parçası olmaya zorlandılar. Kimi bir kralın savaş arabasının dizginlerini tuttu, kimi de Paris gibi hırslı birinin gölgesinde soldu. Oysa kralların hırsları, bir ağacın yapraklarını döken sonbahar yeli gibidir; en çok o yaprakların altındaki toprakta yaşayanları incitir. Sarayların pencerelerinden bakmayanlar, o ismin aslında Kybele’nin sessiz ve derin bilgeliğini dağlara taşıyan kadim bir ruhun yankısı olduğunu bilirler.
Biliyor musun küçük dostum, rivayete göre İdaios, ismini o görkemli dağa veren kişidir. Yani bir fatihin kılıcıyla değil, bir Ana Tanrıça'nın toprağına duyduğu o derin hürmetle tarihe kazınmıştır o isim. Ama sistem, yani o her şeyi kendi kalıbına sokan devasa çark, bu doğa sevdalısını bile savaşçı listelerine, saray hiyerarşisine yamamaya çalıştı. İşte gerçek budur: Güç sahipleri, doğayı ve hakikati kendi çıkarları için kullanmak isterler. Gerçek İdaios, savaş meydanlarının gürültüsünde değil, Kybele'nin o uçsuz bucaksız sessizliğinde, ormanların derin nefesindedir.
Yüreğindeki o taze merakı asla kaybetme, güzel çocuk. Bazı isimler kağıtlarda yazılı kalır, bazı isimler ise rüzgarda fısıldanır. Bir yudum neşeli şarabın tadı nasıl dilinde iz bırakıyorsa, hakikatin acı-tatlı tadı da zihninde öyle kalmalı. Bugün kralların değil, dağların ve ağaçların çocuklarını hatırla. Çünkü dünya, sadece tahtlarda oturanların değil, sessizce yürüyüp iz bırakanların gerçeğiyle döner.