Bak evlat, şöyle otur yanıma. Dizlerim biraz sızlıyor ama senin o meraklı gözlerini görünce bütün yorgunluğum uçup gidiyor. Hadi, kulaklarını kabart da sana şu gökyüzü sakinlerinin dünyasından eski mi eski bir hikaye anlatayım.
Girit denince aklına ne gelir bilmem ama o vakitler ortalık çok karışıktı. Hani şu vaktiyle kendi çocuklarını yiyen, midesi biraz garip çalışan Kronos var ya, işte o bela başımızdaydı. Eşi Rheia, minik Zeus’u o korkunç babasından saklamak için Girit’in yollarına düştüğünde, onu emin ellere teslim etmesi gerekiyordu. İşte o ellerin sahibi, Melisseus’un kızı İda’ydı.
Şimdi gözünde canlandır; koskoca göklerin hakimi olacak o bebeği, İda kendi adını verdiği o yüce dağın eteklerinde, kız kardeşi Adrasteia ile birlikte büyüttü. Düşünsene, bugün elinde şimşekler tutan o kudretli tanrı, bir zamanlar İda’nın kucağında mışıl mışıl uyurdu. O dağ, sadece bir kaya yığını değil, bir çocuk büyüten, ona kol kanat geren bir anne şefkatiydi sanki. İda, Zeus’u kucağında sarmalarken belki de gelecekte neler yapacağını tahmin bile edemiyordu, kim bilir?
Ama bu İda’nın hikayesi sadece bir dadılıkla sınırlı sanma. İda, Korybas’ın kızı olarak büyüdü, Girit kralı Lykastos ile evlendi ve Minos adında, ileride labirentlerin efendisi olacak bir yiğit dünyaya getirdi. Hayat işte; bir gün bir bebeğe süt verirsin, öbür gün kendi kralını büyütürsün.
Bir de şu var ki; hani Çanakkale tarafında, rüzgarın ağaçların arasından ıslık çalarak geçtiği, bulutların zirvesini öptüğü o meşhur Kazdağı var ya? İşte oranın adı da zamanında İda’ydı. İnsanlar, o dağın üzerindeki o kadim kutsallığı ve koruyuculuğu hatırlatmak için ona bu ismi vermişlerdi.
Görüyor musun? Bir isim hem bir kadının, hem bir kraliçenin, hem de o yüce dağın üzerinde birleşiyor. Şimdi bakma bana öyle, şarabımdan bir yudum daha alayım da sonra konuşalım. Hayat dediğin, tıpkı o dağlar gibi; bazen sisli, bazen güneşli ama her zaman anlatılacak bir sırrı var. Anladın mı küçüğüm?
Bak minik yolcu, dizlerime çök ve kulak ver; masallarda anlatılmayan, büyük kralların kitaplarına sığmayan bir sır var... İnsanlar genelde parıltılı tahtları ve zafer nidalarını duyar ama ben sana, bir dağın sessizliğini ve bir annenin yüreğini anlatacağım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: İda'nın Gölgeli Yolu
Dünya dediğin yer, kudretli olduklarını sananların değil, o kudretin altında ezilenlerin omuzlarında yükselir evlat. Girit Kralı Melisseus’un kızı İda’yı düşün... Tarih kitapları onu sadece bir "bakıcı" olarak yazar geçer. Oysa o, babası Kronos’un hırsından kaçırılan küçük bir bebeği, yani Zeus’u, saklayan bir koruyucuydu. Rheia, kendi çocuğunu bir babanın zalim elinden kurtarmak için İda’ya getirdiğinde, İda sadece bir bebek büyütmedi; o, gücün kendisini bile bir oyuncağa dönüştüren o çarpık düzene karşı ilk sessiz isyanı başlattı.
Bir düşün bakalım küçük yoldaşım: Neden bir bebek gizlenmek zorundaydı? Çünkü krallar, oturdukları taht sarsılmasın diye kendi kanlarını bile harcamaktan çekinmezler. İda, o dağda Amaltheia ile birlikte, o bebeği beslerken aslında hayatın kılıçtan daha keskin olduğunu öğretiyordu. Ama yazık ki, o dağlarda filizlenen şefkat, gün gelip Zeus tahta geçtiğinde, gökyüzünün yeni tiranı tarafından unutuverdi. Güç, el değiştirdiğinde çoğu zaman eski sahiplerinin yöntemlerini devralır, değil mi? İda, kendi adını bir dağa verdi belki ama o dağlar artık sadece rüzgarın ve unutulmuşların yankısını taşır.
Sonra başka bir İda çıktı sahneye; Korybas’ın kızı, Lykastos’un eşi. Kralların saraylarında bir piyon gibi gezdirilen, Minos’u dünyaya getiren... İnsanlar kralların soyunu övmekten, o saray duvarları arasında nefes almaya çalışan kadınların hikayelerini hep ıskalarlar. Onlar birer isim değil, sistemin dişlileri arasında öğütülen hayatlardı.
Ve şimdi, Çanakkale’deki o görkemli Kaz Dağı’na bak... İnsanlar oraya "İda" diyor. Toprak, üzerine basanların kimliğine bakmaz; ister kral ol, ister bir dilenci, isterse sadece gökyüzüne bakan bir çocuk. Toprak, İda’nın sessiz bilgeliğiyle durur orada. Bir yudum şarapla damağımda hissettiğim o buruk neşe gibi, gerçekler de bazen acıtır ama damakta bıraktığı tat, sahte destanların sunduğu o tatlı yalanlardan çok daha değerlidir.
Unutma küçük evlat; tarih, kazananların yazdığı bir masaldır. Sen ise o masalların satır aralarındaki boşluklara bak. İda’nın sakladığı o bebek, büyüdüğünde bir kral oldu; ama İda, o dağın kendisi olarak kalmayı seçti. Çünkü gerçek, hiçbir tahta sığmayacak kadar büyüktür.