Bakın hele, gözlerinizdeki o merak pırıltısını görebiliyorum! Oturun bakalım şöyle, toprak yumuşaktır, sırtınızı da şu çınar ağacına yaslayın. Bugün size, bulutların üzerindeki o büyük şölenlerden bile eski birini, İapetos’u anlatayım. Hani şu gökyüzü sakinlerinin atalarından olan, eski dünyanın güçlülerinden biri.
İapetos denince akla hemen devasa bir figür gelir. Toprak Ana Gaia ile Gökyüzü Babamız Uranos’un oğludur kendisi. Ama onu asıl ilginç kılan, dünyaya getirdiği o birbirinden bela, birbirinden zeki dört oğludur. İapetos, güzel topuklu Klymene ile bir ömür birleştirdi yollarınıkimileri Asia der o hanımefendiye, oralarda kafanız karışmasın, isimler rüzgar gibidir, gelir geçer.
Şimdi gelelim onun şu meşhur dört oğluna; sanki İapetos hepsine farklı bir hamurdan parça vermiş! İlki Atlas; omuzlarında dünyayı, yani gök kubbeyi taşıyan o koca dev. Hani gece gökyüzüne bakıp yıldızları izleriz ya, işte o devin sırtındaki ağır yüktür aslında. Sonra Menoitios gelir, burnu havada, kendini dünyanın merkezinde sanan o tuhaf tanrı. Onu pek sevmeyenler olmuştur, kibri yüzünden başına gelmedik iş kalmamıştır zaten.
Bir de Prometheus vardır ki, ah o cin fikirli Prometheus! Zekası bir tilkinin kurnazlığından bile keskindir. Ama kardeşi Epimetheus’a bak sen, işte o biraz "sonradan akıllananlardan". İnsanoğlunun başının sık sık derde girmesinin sebebi, biraz da o saf ve düşüncesiz Epimetheus’un, Zeus’un gönderdiği o meşhur kutuyla yaptığı hatadır. Hani şu merak edip de açtığı kutu var ya...
İapetos’un çocukları bunlar; hepsi birer hikaye, hepsi birer ders. Ama gelin görün ki, dünyada işler hep masallardaki gibi huzurla ilerlemiyor. Zeus ve diğer gökyüzü sakinleri iktidarı ele alınca, İapetos ve onun gibi eski Titanlar için işler biraz tatsızlaştı. O büyük kavgadan sonra İapetos, diğerleriyle beraber Tartaros’un o derin, ışık görmeyen karanlık dehlizlerine hapsedildi.
Yine de ne zaman bir yıldız kaysa ya da bir gün batımı kızıllığında gökyüzü ateş kırmızısı kesilse, biz eskiler biliriz ki o derin karanlıkta yatanların bir hatırası geçiyordur dünyamızın üzerinden. Bir yudum neşe, bir parça akıl ve biraz da unutulmuşluğun hüznü... İşte İapetos’un mirası budur çocuklar. Şimdi, hadi bakalım, bu anlattıklarımı rüyalarınızda birleştirin; belki rüyanızda Atlas’la selamlaşır, Prometheus’a bir selam çakarsınız.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda sana anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş bir sır var... Gel, yanıma otur. Şarabımdan bir yudum almayacak olsan da, anlatacaklarımı zihninin en kuytu köşesinde sakla. Gökyüzünün ve yeryüzünün ilk sahiplerinden biri, o kadim İapetos’tan bahsederler. Herkes onun ismini bir "Titan" olarak anar, sanki devasa bir taş yığınıymış gibi. Ama gerçekler, tarihin ağır perdeleri arkasına gizlenmiştir.
İapetos, evrenin o eski, hiyerarşik düzeninin bir parçasıydı. Klymene ile birleşti, dünya sahnesine dört ayrı ruh sundu. Ancak unutma güzel yavrum; bu çocuklar sadece birer isim değil, insanın içindeki o dizginlenemez çatışmalardı. Atlas’ın omuzlarında taşıdığı gökyüzü, aslında kendi hırsının ağırlığıydı; Menoitios’un o kibirli duruşu, güce tapanların sonunu hazırlayan o kör cesaretti. Ya Prometheus? O, ateşin kıvrak zekasını insanlığa hediye ederken, aslında Zeus’un o "yukarıdan bakan" otoritesini sarsan ilk anarşistti. Oysa Epimetheus, sistemin kurallarına sorgusuz sualsiz boyun eğen o zavallı, "yarım akıllı" figür... Kendi felaketini, Zeus’un süslü paketinde gelen bir ödül sanıp evine buyur etti. Ne acı, değil mi minik yolcu?
Sana "İapetos, Tartaros’a atıldı" diyecekler. O karanlık çukur, kralların ve tanrıların, kendi düzenlerine tehdit gördükleri herkesi susturmak için kullandıkları bir sessizlik odasıdır. Zeus, bir tahtı korumak adına tüm kadim bilgeliği yeraltına gömmek istedi. İapetos’un suçu, belki de sadece boyun eğmemesi, belki de sadece kendi soyunun, kurulu düzenin dişlileri arasında ezilmesine göz yummasıydı.
Sakın unutma sevgili dostum; güç sahipleri, kendilerine biat etmeyenleri hep bir "bela" olarak adlandırır. İapetos'un çocukları üzerinden bize öğretilen bu korku masalı, aslında özgürlüğün bedelinin ne kadar ağır olduğunu fısıldar. Şimdi git, yıldızlara bak ve sor kendine: Omuzlarındaki yük senin mi, yoksa birilerinin sana taşıttığı o ağır gökyüzü mü?