Şöyle yaklaş bakalım evlat, şu ağacın gölgesine otur. Uzun zamandır anlatacak bir hikaye arıyordum, zihnimdeki tozlu parşömenlerin arasından bir isim düştü kucağıma: İalmenos.
Çoğu insan onun adını duyduğunda hemen babasına, o kalkanı gürültülü, öfkesi ise fırtına gibi olan savaş tanrısı Ares’e bakar. Ama İalmenos öyle alelade bir genç değildi. O, gökyüzü sakinlerinin dünyadaki oyunlarına karışan, cesaretiyle güneşin altında parlayan bir yiğitti.
Onu tanıyanlar, yanındaki kardeşi Askalaphos ile birlikte anarlardı. Hani şu Homeros’un o meşhur, kılıçların şakırtısının hiç dinmediği İlyada destanında adı geçen ikili. Onlar için savaş, bir dans gibiydi ama nasıl bir dans! İalmenos, elinde mızrağıyla saf tuttuğunda, sanki Ares’in kendi öfkesini değil de, disiplinli bir fırtınanın kararlılığını taşırdı.
Biliyor musun, gençken insanlar hep büyük zaferlerin peşinden koşar. İalmenos da öyleydi. Orchomenoslu o güçlü adamlar, siyah gemilerine atlayıp uzak kıyılara, surları aşılmaz sanılan o meşhur Troia şehrine gittiklerinde, İalmenos da oradaydı. O kanlı ovalarda, tozun toprağın içinde, bazen bir kalkanın arkasına sığınıp bazen de korkusuzca ileri atılarak kaderine yürüdü.
O, ne tanrıların mutlak gücüne sahipti ne de ölümlülerin unutulup gitme sıradanlığına. O, ikisinin arasında bir yerde, insan olmanın o ağır ama gururlu yükünü taşıyan bir savaşçıydı. Belki şimdi adını sadece yaşlı ozanlar hatırlıyor, belki de rüzgar esince dağlarda o günlerin ayak sesleri yankılanıyor. Ama şunu unutma; ne zaman gök gürlese ve birileri cesaretle ileri atılsa, İalmenos’un o hırçın ruhu bir yerlerde gülümser.
Doldur bakalım şu kupayı, hayat bir şarap yudumu kadar kısa ama hikayeler... Ah, hikayeler, tıpkı yıldızlar gibi asla sönmez. Şimdi söyle bakalım, bir sonraki maceramızda kimin izini sürelim?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, zihnin henüz dünyanın ağır perdeleriyle örtülmemişken sana şunu fısıldayayım: Masallarda anlatılmayan, kralların altın tahtlarının altına süpürdüğü o büyük sır tam burada, bu tozlu zihnimin kıvrımlarında saklı. Elindeki kadehte parlayan şarabın neşesiyle değil, hakikatin o keskin ve soğuk tadıyla konuşuyorum seninle. Bugün sana, adını ancak büyük savaşçıların destanlarında bir gölge gibi geçen İalmenos’tan bahsedeceğim.
İalmenos, hırslı tanrı Ares’in soyundan gelir; insanlar onu koca koca orduların, toz kaldıran at arabalarının ve "şanlı" ölümlerin bir parçası olarak tanır. Ancak güzel evladım, krallar Agamemnon’lar, Menelaos’lar kendi masallarını yazarken, İalmenos gibi çocukların neden o savaş meydanlarına sürüklendiğini hiç düşündün mü? Bir babanın hırsı, bir kralın gururu, genç bir yaşamın üzerine nasıl bir gölge düşürür?
Onu Askalaphos ile yan yana, bir piyon gibi cepheye sürdüler. İalmenos için savaş, bir kahramanlık türküsü değil, sistemin dişlileri arasında ezilen bir gençliğin sessiz çığlığıydı. O, sistemin "cesur" dediği ama aslında sadece birer araç olarak gördüğü binlerce kurbandan biriydi. Otoritenin, kendi iktidarını korumak için gencecik zihinlere nasıl "onur" diye bir maske taktığını görüyor musun? İalmenos, kendi hikayesinin öznesi değil, başkalarının kurduğu kanlı sofraların tuzu biberiydi.
Sevgili yoldaşım, unutma; tarihin büyük harflerle yazılmış sayfalarında adı geçen her kahramanın ardında, aslında eve dönmek isteyen, kendi gökyüzünü özleyen ama birilerinin hırsına kurban edilmiş binlerce adsız var. İalmenos, bu çarkın kurbanı olmuş, Ares'in gücünün altında ezilmiş bir çocuktu sadece. Gerçek kahramanlık, kralların izinden gitmek değil, bu saçma düzeni sorgulayan o ilk kıvılcımı yakmaktır.
Şimdi uyu ve hatırla: Her kralın "haklı" dediği savaşta, aslında en çok kırılanlar, bizzat savaşanların kendi hayalleri olmuştur. Dünya, senin sorgulayan bakışlarınla yeniden kurulacak.