Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl yanıma. Sırtını şu meşe ağacına yasla da anlatayım sana. Hani bazen güneş batıp da hava kararınca huzursuz olursun ya, işte öyle bir yer düşün ki, orada güneşin hiç mi hiç işi yok batmakla!
Kuzey rüzgarı Boreas’ı bilirsin, hani şu estikçe saçlarımızı dağıtan, yanaklarımızı kızartan sert çocuk. İşte onun bile esip geçmeye çekindiği, dünyanın o en uzak, en uç köşesinde "Hyperboreoi" denilen bir halk yaşar. Bizim gibi telaşlı değillerdir; yaşlanmak nedir, hastalanmak ne demek, hiç bilmezler. Orada vakit, sanki bir nehir gibi ağır ağır, nazlı nazlı akar. İnsanlar gün boyu yemyeşil ovalarda şarkılar söyler, çimenlerin üzerinde dans ederler. Öyle bir huzur ki, adeta dünya kendi kendine şarkı söylüyor dersin.
Gökyüzü sakinlerinin en parlak yüzlüsü, ışıklar tanrısı Apollon’u bilirsin. O bile bizim bu fani dünyanın karmaşasından sıkıldığında, hemen o huzurlu diyara kanatlanır. Ne zaman ki sonbaharın o serinliği kapımıza dayanır, Apollon hemen beyaz kuğuların çektiği o görkemli arabasına atlar, doğruca o bitmek bilmeyen güneşli günlere, Hyperboreoi ülkesine uçar. Kışı orada, baharın tadını çıkararak geçirir.
Sadece o mu? Koca yürekli Herakles ile o çevik Perseus da yollara düşüp o diyara uğramışlardır vaktiyle. Kimileri der ki, o meşhur altın elmaların saklandığı Batı Kızları’nın gizli bahçesi de tam oradadır. Hani şu bilge Pythagoras’ın bahsettiği, toprağın bir yılda iki kez bereketini sunduğu o masalsı yer... İşte orası, insanın zihnindeki en güzel hayalin ta kendisidir.
Şimdi söyle bakalım küçük dostum, böyle bir yer gerçekten var mıdır, yoksa sadece kalbimizin en kuytu köşesinde sakladığımız bir düş müdür? Belki de gerçek, arayanın gözündedir. Hadi, gözlerini kapat da biraz o bitmek bilmeyen güneşin sıcaklığını hayal et; belki rüyanda o kuğuların kanat çırpışlarını duyarsın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine otur da anlatacaklarımı iyi dinle; masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlık hikayelerinin tozlu rafları arasında, kimsenin fısıldamaya cesaret edemediği başka bir sır var. Dünya, kralların gürültülü kılıç sesleriyle dönmüyor sanıyorsun, değil mi? Yanılıyorsun, evlat.
Hyperboreoi derler onlara. Kuzey rüzgarı Boreas'ın o dondurucu nefesinin çok ötesinde, güneşin hiç uyumadığı bir diyarda yaşadıkları söylenir. Büyük ozanlar orayı, kimsenin yaşlanmadığı, acının kapıdan içeri sızamadığı, sonsuz bir dansın hüküm sürdüğü altın bir ülke diye anlatır. Herodotos gibi katipler, ellerinde tüy kalemlerle bu diyarı öve öve bitiremezler; sanki dünyanın geri kalanı kan ve çamur içindeyken, birileri orada sonsuz bir piknikteymiş gibi.
Fakat gel, yaşlı Silenos'un kadehinde arta kalan son damlanın bilgeliğiyle bir de buradan bak: Neden Apollon, o ışıklar tanrısı, kendi görkemli tapınaklarını bırakıp da sürekli o uzak kuzeye, Hyperboreoi topraklarına kaçar? Neden her kış, beyaz kuğuların çektiği o arabaya atlayıp oraya sığınır? Sence sadece ılık havası için mi, yoksa kendi yarattığı o ağır otoritenin, o bitmek bilmeyen tapınma ve kurban törenlerinin gürültüsünden kaçmak için mi?
Herakles ya da Perseus gibi isimlerin o diyara yolculukları, aslında birer keşif değil, birer talan arayışıdır. İnsanlar, nerede bir huzur, nerede kendi kendine yeten, saf bir güzellik görseler, orayı hemen bir "cennet" ilan edip, sonra da o cennetin kapılarını zorlamayı hak bilirler. Güçlü olan, başkasının sakinliğini bile kendine bir mülk edinmek ister. Belki de Hyperboreoi'nin o hiç batmayan güneşi, aslında dışarıdaki dünyanın soğukluğundan ve kralların bitmek bilmeyen hırslarından kendini korumak için çekildiği bir inzivadır.
Görüyor musun evlat? İnsanlar, bir yerin "kusursuz" olduğunu söylediklerinde, aslında orayı kendi dünyalarından soyutlayıp bir kafese hapsetmiş olurlar. Pythagoras'ın öğrencileri bu masalları süsleyip "ütopyalar" yarattıkça, o güzel insanların kendi hallerindeki yaşamları birer tabloya dönüşür. Oysa gerçek, belki de senin bir ağacın gölgesinde, kimsenin sana "şunu yap, bunu bekle" demediği o sessiz anlardadır.
Unutma küçük yoldaşım, kralların haritalarında sınırları çizilen her yer, birilerinin özgürlüğünü kısıtlamak içindir. Ama Hyperboreoi, senin kimsenin otoritesine ihtiyaç duymadan, kendi içindeki güneşle ısınabildiğin o gizli bahçendir. Oraya giden yollar haritalarda değil, insanın kendi vicdanının duru sularındadır.
Şimdi kalk ve uyu, çünkü yarın uyandığında, dünyanın sana sunduğu o devasa yalanlardan bir parça daha koparıp kendi gerçeğini örmen gerekecek.