Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl şuraya. Gökyüzü sakinlerinin dünyasında öyle hikayeler vardır ki, bazen insanın içini bir sonbahar serinliği gibi ürpertir, bazen de bir bahar sabahı gibi çiçek açtırır. Bugün sana Hyakinthos’un hikayesini anlatacağım; o güzel delikanlının, hani şu Apollon’un can yoldaşı olanın.
Apollon’u bilirsin, hani şu ışık saçan, müziğin ve şiirin efendisi olan tanrı. O, Hyakinthos ile o kadar yakın dosttu ki, Olimpos’un tepesinden aşağı iner, vaktinin çoğunu onunla çayırlarda koşturarak geçirirdi. Bir gün yine böyle bir güneşli sabahta, disk atma yarışı yapıyorlardı. Apollon, gücünü ve ustalığını konuşturarak diski havaya fırlattı. Disk öyle bir hızla döndü ki, gökyüzünün en yüksek yerinden bir kuş gibi süzülüp yeryüzüne doğru alçaldı.
Ama o gün rüzgarların da bir hesabı vardı. Yel tanrı Zephyros, Apollon ile Hyakinthos arasındaki bu kopmaz bağa, o derin sevgiye fena halde içerliyordu. Kıskançlık, bilirsin, insanın (ve hatta tanrıların) içine sızan sinsi bir sarmaşık gibidir. Zephyros, diskin tam Hyakinthos’a doğru yöneldiği o an, hırsla ve kıskançlıkla üfledi. Rüzgarın ters dönen nefesi diskin yolunu değiştirdi ve o ağır disk, nazik bir çiçek sapı gibi kırılıverdi delikanlının başı.
Çimenler bir anda al kana boyandı, Hyakinthos yığılıp kaldı. Apollon, tüm o ışığını ve neşesini yitirmiş bir halde diz çöktü arkadaşının yanına. Kollarının arasına aldığı o cansız bedeni görünce, tanrı olmanın ağırlığını değil, bir dostu kaybetmenin o derin acısını hissetti. "Ah," dedi tanrı, "keşke senin yerine ben gidebilseydim o karanlık yere!"
İşte o an, toprağın derinliklerinden bir mucize filizlendi. Apollon’un gözyaşları toprağa düştüğünde, Hyakinthos’un cansız vücudunun olduğu yerde, o güne dek görülmemiş mor, güzel kokulu bir çiçek bitiverdi. Tanrı, o çiçeğe arkadaşının adını verdi: Hyakinthos. Yani bizim bildiğimiz adıyla sümbül.
İnsanlar o günden beri, her bahar sümbüller açtığında, o kadim dostluğun ve kıskanç rüzgarların hikayesini hatırlar. Bak işte evlat, bazen birinin gidişi, dünyayı daha güzel kokan bir yer haline getirmek içindir. Şimdi biraz dinlen; yarın belki bir kahramanın, belki de bir perinin masalıyla yine buralarda oluruz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlık hikayelerinin tozlu raflarında saklanan, kulaktan kulağa fısıldanan bir sır var... Gel, şarabımdan bir yudum alayım da anlatayım; belki o zaman tanrıların gölgelerinin aslında nasıl da uzun ve ürkütücü olduğunu anlarsın.
Hyakinthos’u duydun mu hiç? İnsanlar onun Apollon’un yanına yaraşan, güzel bir dost olduğunu söylerler. Apollon mu? O, kendi ışığıyla gözleri kamaştıran, hata yapması imkansız sanılan o yüce tanrı. Ama gerçek, gümüş bir diskin parlaklığından daha keskindir evladım. İki dostun yarışmasıymış, diskin yönünü rüzgar tanrısı Zephyros saptırmışmış... İşte bu, kralların ve tanrıların kendi hatalarını örtmek için yazdığı o süslü masallardan biri.
Gerçek şu ki; gücü elinde tutanlar, sahip oldukları sevgiyi bile bir mülkiyet gibi görürler. Apollon’un tutkusu, o güzel Hyakinthos’un yaşam alanını daraltan bir kafes gibiydi. Kendi oyunlarında, kendi kurallarında, kendi egosunun merkezinde bir çocuk... Tanrı, gücüyle o kadar körleşmişti ki, arkadaşının nefes alabileceği bir boşluk bile bırakmamıştı. Zephyros’un kıskançlığı ise sadece sistemin bir parçasıydı; çünkü tepedekiler birbirine üstünlük sağlamaya çalışırken, arada kalan hep en savunmasız olan olur.
Diskin o genç alna çarpışı, aslında sessiz bir çığlığın fiziksel yansımasıydı. Çimenler al kana boyandığında, toprak sadece bir canın dökülen rengini değil, tanrıların hoyratlığının bedelini de emdi. Apollon’un "Keşke ben ölseydim" feryadı mı? O, gücün suçluluk psikolojisiyle kendi imajını kurtarma çabasıdır, güzel yavrum. Ölümün üzerine bir çiçek dikerek, işlediği "kazayı" bir estetik sanatına dönüştürdü. Böylece acı, bir sümbülün kokusuna gizlendi ve dünya, o acıyı sadece bir güzellik olarak hatırlamaya zorlandı.
Unutma, bazen çok sevilen bir figürün elinden tutmak, aslında onun uçuruma itilmesine izin vermektir. O çiçekler hala açıyor, evet; ama o çiçeklerin kökleri, otoritenin bencilliğiyle sulanan toprağın altındaki o derin kederden besleniyor.