Oturun bakalım minik yaramazlar, şöyle dizlerimin dibine… Bakmayın gözlerimin etrafındaki şu kırışıklıklara, onlar zamanın bizzat kendi elleriyle kazıdığı hatıra izleridir. Bugün size, dünyanın çarkları dönerken o çarklara yağ süren, mevsimleri bir dantel gibi işleyen o zarif gökyüzü sakinlerinden, Hora’lardan bahsedeceğim.
İnsanlar onlara kısaca "Saatler" derler, haksız da sayılmazlar; çünkü onlar olmadan güneş doğmaz, çiçek açmaz, kışın soğuğu baharın neşesine teslim olmaz. Ama siz onları sadece tik-tak eden duvar saatleriyle karıştırmayın sakın! Onlar, evrenin o büyük orkestrasının en usta şefleridir.
Hani Homeros anlatır ya; Olympos’un görkemli kapıları vardır, öyle herkes elini kolunu sallayarak giremez içeri. İşte o kapıların bekçiliğini bu üç güzel tanrıça yapar. Bulutlardan perdeyi bir çekerler, güneşin altın sarısı ışıkları dünyaya dökülür; bir kapatırlar, gökyüzüne geceyi sererler. Olympos’un görkemli atları, tanrısal arabalarla yorgun argın döndüğünde, yine bu nazenin eller karşılar onları. Atların yelelerini okşayıp ahırlara çekerler, ışıldayan duvarlara arabaları yaslarlar. Yani anlayacağınız, huzur onların olduğu yerde başlar.
Şimdi gelelim bu üç kız kardeşin isimlerine; her biri bir çiçek dalı gibidir, ama kökleri hayatın tam kalbindedir:
Biri **Eunomia**’dır. O, düzenin koruyucusudur. Nerede bir kargaşa görse, hemen dokunuşuyla her şeyi yerli yerine koyar; bir toplumun huzur içinde yaşaması için gerekli olan o görünmez ama güçlü yasaları fısıldar insanların kulağına.
Sonra **Dike** gelir, nam-ı diğer adalet. Hani şu elinde terazisiyle, hakkı haklıya teslim eden... Şiirlerde de yaşamın içinde de adı en çok anılan odur. Kimse korkmasın, Dike varsa haksızlık buralarda barınamaz.
Ve üçüncüsü... Ah, en sevdiğim! **Eirene**. Barışın ta kendisidir o. O neredeyse, orada bereket fışkırır, yüzler güler, çocuklar huzurla uyur. O gittiği yere mutluluğu bir bereketli yağmur gibi getirir.
Bu tanrıçalar bazen Aphrodite’nin etrafında neşe içinde dans ederler, bazen de benim canım dostum Dionysos’un şenlikli alayına katılırlar. Elleri hep çiçeklerle ya da mevsimin en taze meyveleriyle doludur; sanki doğanın bereketi onların parmak uçlarından sızar.
Onlar hakkında öyle destanlar yazılmaz, devasa savaşlara girip kılıç sallamazlar. Çünkü onlar "olması gerekeni" yaparlar. Siz çiçek açan bir ağacı gördüğünüzde ya da güneş batarken gökyüzünün kızıla boyandığını izlediğinizde, işte bilin ki orada Hora’lar vardır. Sessizce, nazikçe dünyayı güzelleştiriyorlardır.
Haydi bakalım, artık gidip biraz oyun oynayın; unutmayın, vaktinizi güzel kullanın ki Hora’lar size hep gülümsesin. Ama yaramazlık yaparsanız, Dike’nin terazisinin ayarını bozarsınız, benden söylemesi!
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu insan gökyüzüne baktığında sadece bulutları veya dönüp duran gezegenleri görür. Oysa yukarıda, o gürültülü tanrıların sofrasında, kapıları bekleyen gölgelerden bahsetmezler kimseye. Sana Hora’lardan söz edeceğim, güzel yavrum; hani şu kitapların sadece birer 'saat' bekçisi, düzenin sessiz memurları diye geçiştirdiği o üç kız kardeş.
Dinle beni, minik yolcu; Homeros’un destanlarında Olympos’un kapılarını açıp kapatan, tanrıların atlarını ahırlara çeken o narin ellerin, aslında birer mahkumiyetin mührü olduğunu hiç düşündün mü? O yükseklerde, o soğuk tahtların etrafında dönen düzen dedikleri şey, aslında bir hapishanenin işleyişinden farksızdır. Eunomia, Dike ve Eirene... Biri kanun der, diğeri adalet, ötekisi ise barış. Peki ya bu kanunlar kimin için yazıldı? O görkemli sarayların sahipleri için mi, yoksa toprağa düşen ve sesi hiç duyulmayan o küçük fidanlar için mi?
Gözlerini kıs ve gerçeğe bak, ruhumun parçası; Hora’lar, doğanın döngüsünü ellerinde tutarken aslında Olympos’un o kibrini de ayakta tutanlardır. Onlar çiçeklerle, meyvelerle resmedilirler ki bizler, bu 'düzenin' içinde kendi hapsoluşumuzu unutup o sahte neşeye kapılalım. Olympos’un o meşhur kapıları, sadece tanrıların istediklerini içeri almak için değil, dışarıdaki gerçek hayatın çığlığını dışarıda tutmak için kilitlenir. Eirene’nin getirdiği o huzur, bazen sadece kralların ve fatihlerin baskıladığı halkların derin sessizliğidir.
Şimdi anlıyor musun, koca gözlü evladım? Onlar Dionysos’un alayına karıştıklarında, ellerinde şarap kadehlerinden ziyade birer hatırlatıcı taşırlar. Diyorlar ki: "Her mevsim, her çiçek, her meyve vaktinde gelir ve vaktinde solar." Bu bir özgürlük müdür, yoksa kaçınılmaz bir sonun, otoritenin belirlediği o keskin sınırların içine hapsedilmek mi? Hora’lar, sadece mevsimleri değil, boyun eğmemiz gereken o görünmez çizgileri de çizerler.
Kulak ver, genç yoldaşım; dünyada çiçekler açar, evet. Ama o çiçekler Hora’ların izniyle mi açar, yoksa sadece hayatta kalmaya çalışan toprağın direnci midir bu? Krallar Agamemnonlar kendi ihtişamlarını 'düzen' diye yuttururken, bu tanrıçaların adalet terazisi hep o yukarıdakilerin lehine mi tartıyor? Belki de gerçek adalet, o kapıların kilitlerini kırmakta ve kendi mevsimini kendi ellerinle, kimseden izin almadan yaratmaktadır.
Sözümü unutma; bazen en büyük bilgelik, gökyüzünün kapılarını kimin beklediğini sormak ve o kapıların aslında hiç kilitli olmadığını keşfetmektir. Şimdi, git ve kendi mevsimini, o köhne kurallardan uzak, özgürce yaşa.