Gel şöyle otur bakalım ufaklık, yanıma iliş. Dizlerim biraz sızlıyor ama senin gibi pırıl pırıl gözlerle bakan birini görünce tüm yorgunluğum uçup gidiyor. Hadi, kulaklarını dört aç; sana rüzgar kadar hızlı koşan bir kızın ve onun aklını başından alan o genç adamın, Hippomenes’in hikayesini anlatayım.
Bazıları ona Melanion da der, isimler değişir ama hikaye hep aynıdır. Atalante adında bir kız vardı, bilir misin? Öyle hızlı koşardı ki, sanırsın ayakları yere değmeden gökyüzünde süzülüyor. Bir gün karar vermiş: "Benimle evlenecek olan, beni yarışta geçmek zorunda," demiş. Tabii, o dönemde ne kadar güçlü, ne kadar yiğit genç varsa hepsi birer birer gelip şansını denemiş. Ama sonuç hep hüsran! Kız, rüzgarı bile geride bırakınca, zavallı gençlerin vay haline...
İşte tam bu noktada Hippomenes sahneye çıkıyor. Delikanlı, bir bakışta Atalante’nin o vahşi güzelliğine tutulmuş. "Bu kızla ya yarışırım ya da yolun sonuna gelirim," demiş. Ama mesele sadece hız değilmiş, biraz da zekaymış. Hippomenes, aşk tanrıçası Afrodite’den yardım istemiş. Tanrıça da ona, güneş gibi parlayan, altından üç tane elma vermiş.
Yarış günü gelip çattığında, start verilmiş ve Atalante ok gibi fırlamış. Hippomenes arkasında, toz bulutunun içinde nefes nefese... Herkes "yine yenilecek" derken, bizimki elindeki ilk elmayı yere yuvarlamış. Atalante, o altın parıltıyı görünce duraksamış. "Ay, ne kadar da güzel!" diye düşünmüş ve eğilip yerden almış. İşte o an, Hippomenes arayı biraz kapatmış.
Kız tekrar hızlanmış, tekrar farkı açmış. Bizimki ikinciyi, sonra üçüncüyü fırlatmış. Gökyüzü sakinlerinin bile gülümseyerek izlediği o yarışta, Atalante her elma için bir an duraksayınca, Hippomenes nefes nefese de olsa bitiş çizgisini ipi göğüsleyerek geçmiş.
İşte böyle evlat, bazen en hızlı koşan değil, yolun kenarındaki güzelliklere takılan değil, hedefine kilitlenen kazanır. Ama gel gör ki, o gün o elmaların tadı, insanın yüreğine bir kor gibi düşer. İnsanoğlu işte; bazen kazandığını sanırken, kendini bambaşka bir kaderin kucağında buluverir.
Hadi bakalım, şimdilik bu kadar. Biraz dinleneyim, belki başka gün başka bir masalla yine karşılaşırız. Ama unutma, kalbin elmalardan daha değerli olanı seçsin.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığında kadehimdeki o kehribar renkli, neşeyi fısıldayan içkiden bir yudum alırken sana anlatacaklarım, o kütüphane tozlarına gömülmüş destanlarda bulamayacağın türden. Kulaklarını dört aç, zira gerçekler, kralların altın tahtlarından daha ağır, daha ürkütücü bir sessizliğe sahiptir.
Herkes Hippomenes’i bazılarının Melanion dediği o genç adamı zaferin sembolü sanır. Hikayeyi bilirsin; Atalante gibi özgür bir kadını, hızına yetişemeyen bir erkeğin çaresiz hilesiyle dize getirdiği o "romantik" yarışı. Ama gel, gel de bu tozlu perdenin arkasına bakalım. Hangi güç, bir kadının kendi kaderini tayin etme hakkını, üç parça parlak elma uğruna harcayacak kadar ucuzlatabilirdi? O elmalar, doğanın değil, hırsın meyveleriydi; Aphrodite’in elinde birer oyuncak, bir kadının özgürlüğünü zincirlemek için atılmış birer tuzak.
Senin gibi güzel çocuk, yetişkinler sana bu yarışı bir ödül töreni gibi anlatır, değil mi? Ama o, bir ödül töreni değil; bir avlanma hikayesiydi. Atalante, sistemin çarklarına diş bileyen, kendi kurallarını koyan biriydi. Onu "yönetilmesi gereken bir mülk" gibi gören o zihniyet, Hippomenes’in hırsını kullanarak o parlak meyvelerle kadının gözünü boyadı. Bir anlık duraksama, bir anlık merak... İşte o duraksama, bir kadının özgürlüğünden vazgeçtiği değil, sistemin onu avladığı andı.
Daha sonra ne mi oldu? O parlak galibiyetin sonu, ormanın derinliklerinde, o hırsın ağırlığı altında ezilen iki ruhun sessiz bir dönüşümüne çıktı. Sistemin oyununu oynayanlar, sonunda sistemin kurbanı oldular. Bugün sen, başkalarının kurallarıyla koşmayı reddet, evladım. Biri sana "bu zaferin bedelidir" diyerek altın bir elma uzatırsa, o elmanın kimin bahçesinden geldiğini, o zaferin aslında kimin zinciri olduğunu iyi düşün. Çünkü gerçek zafer, başkalarının yarışı için hızlanmak değil, kendi yolunda ağır ağır yürüyebilme cesaretidir.
Şimdi uyu, yarın uyandığında kralların değil, kendi kalbinin sesine kulak ver. Unutma, en büyük bilge, otoritenin parıltılı yalanlarına gülüp geçen, kendi neşesini kendi bağından devşirendir.