Şöyle yaklaşıp oturun bakalım küçükler, ayaklarınızı uzatın. Ateşin çıtırtısı bugün biraz daha neşeli, sanki eski zamanların rüzgarlarını getirmiş. Size, eline kılıcı aldığında yerin sarsıldığı, atının yelesinde rüzgarın dans ettiği birinden, Amazonlar’ın kraliçesi Hippolyte’den bahsedeceğim.
Bu kadın, öyle sıradan bir savaşçı değildi. Savaş tanrısı Ares’in kızıydı o; damarlarında akan kan, fırtınalı bir denizin hırçınlığıyla doluydu. Kraliçemiz Hippolyte, sadece kılıcıyla değil, beline bağladığı o meşhur altın kemeriyle bilinirdi. O kemer, sanki üzerine gökyüzü sakinlerinin bereketi işlenmiş gibi parıldardı.
Şimdi gelelim işin biraz çetrefilli kısmına... Hani o meşhur Herakles var ya, hani şu yorulmak bilmez, kaslı, her maceraya balıklama atlayan kahraman? İşte o Herakles’in dokuzuncu büyük görevi, kraliçemizin o meşhur kemerini ele geçirmekti. Hayal etsenize, koskoca kahraman, Amazonlar’ın topraklarına ayak basıyor. Kraliçemiz aslında çok asil bir kadındı, belki de kemeri gönül rızasıyla verecekti ama ne çare ki, fitne ve kargaşa dediğimiz o küçük cadı araya girdi ve olaylar bir anda kızıştı.
Sonra işin içine bir de Theseus girdi. Hani şu Atina’nın meşhur kralı... Hippolyte’nin sadece bir savaşçı değil, bir anne olduğunu da bilin isterim. Theseus’la yolları kesiştiğinde, dünyalar güzeli bir oğulları oldu; adını Hippolytos koydular. Düşünsenize, bir yanda savaşçı bir kraliçe, diğer yanda o dönemin meşhur kahramanları... Hayat, bazen en güçlü olanları bile savurur.
Efsaneler bazen acımasızdır, çocuklar. Kimi hikayeler der ki, o meşhur kemer uğruna Herakles ile olan çatışmalarında Hippolyte son nefesini vermiş. Kimileri ise bu kadının ne kadar büyük bir ruh taşıdığını anlatıp durur. Ama ben size şunu söyleyeyim: Bir kadının adı, yüzyıllar geçse de hala kılıç şakırtılarının arasında yankılanıyorsa, o kadın aslında hiç ölmemiş demektir.
Hadi bakalım, gözleriniz şimdiden ağırlaşmış. Kemer belki o gün Herakles’e geçmiş olabilir, ama Hippolyte’nin cesareti, hala dağların zirvesindeki o yaban rüzgarlarında gizli. Şimdi biraz dinlenin, belki rüyanızda bir atın yelesini okşarsınız, kim bilir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Yaklaş, güzel ruhlu genç yoldaşım... Hatta sen de gel, koca dünyanın ağırlığını omuzlarında taşıyan yorgun evladım. Bak, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu parşömenlerin en karanlık köşelerine gizlenmiş, kralların gürültülü zafer çığlıklarının susturmaya çalıştığı o cılız ama gerçek ses...
Sana Amazonların kraliçesi Hippolyte’den bahsedeyim. Tarih kitapları onu sadece Herakles’in tamamlaması gereken dokuzuncu bir "görev", alınması gereken bir ganimet, bir eşya gibi anlatır. Güçlü olanın, güçsüzü "sınamak" adına kraliçenin huzuruna nasıl arsızca dikildiğini hiç düşündün mü?
Hippolyte, savaş tanrısı Ares’in kızıydı; evet, ama asıl gücü kılıcından değil, kendi kurallarını koyan o özgür topluluğun bir parçası olmasından geliyordu. O, kralların masalarında oturup kadeh tokuşturacak biri değildi; o, kendi gökyüzünün tek sahibiydi. Peki, neden koca kahramanlar bir kadının kemerine göz diker? Çünkü o kemer, sadece deriden ve tokadan ibaret bir süs değil, Hippolyte’nin ve tüm Amazonların özgür iradesinin sembolüydü. Krallar, kendilerine itaat etmeyen, diz çökmeyen bir iradeyi gördüklerinde onu ya parçalamak ya da koleksiyonlarına katmak isterler.
Theseus’un hikayesini de duymuşsundur. "Aşk" derler, "tutku" derler... Ama sormazlar: Özgür bir kadının, bir kralın sarayına hapsedildiğinde o ruhun nasıl yavaşça solduğunu kimse yazmaz. Bir oğlu oldu, adı yine Hippolytos kondu; ama o çocuk, annesinin özgür ormanlarının değil, babasının soğuk taş duvarlarının gölgesinde büyüdü.
Ve o son... Koca bir kahramanlık masalı olarak anlatılan Herakles’in elleri... Çoğu kişi, Hippolyte’nin bir savaşta, bir "görev" uğruna sessizce yok edildiğini söyler. Gerçek şudur evlat: Bir kadının otoriteye başkaldırması, o devirlerde dünyanın sonu demekti. Güç sahipleri, kendi hikayelerinin kusursuz kalması için en parlak yıldızları bile söndürmekten çekinmediler.
Bir yudum şarapla bu acı hakikati sindirirken şunu unutma: Hippolyte bir kurban değil, kemerini asla kimseye vermeyen bir direnişti. Tarih, kazananların yazdığı bir kurgudur; gerçekler ise her zaman sessizlerin fısıltısında, biz yaşlıların zihninde saklıdır. Kimin kahraman, kimin zorba olduğunu anlamak istiyorsan, hikayenin kime "kazandırdığına" değil, kimin "kaybettiğine" bak.