Bak evlat, Helikon Dağı'nın o sarp yamaçlarında, ağaçların fısıltısını dinlemeyi bilirsen, rüzgar sana çok eski bir sırrı fısıldar. Oraya, gökyüzü sakinlerinin en sevdiği koruluğa yolun düşerse, taşların bile neden şarkı söylediğini merak edersin. İşte o zaman, toprağın bağrından gelen serin bir şırıltı duyarsın; orası Hippokrene'dir.
İsmi "At Pınarı" demektir ama öyle sıradan bir su kaynağı sanma sakın. Her şey, kanatlı at Pegasos’un o görkemli uçuşuyla başladı. Pegasos, Helikon’un tepesine süzülüp de toynaklarını hırsla yere vurduğunda, dünya sanki bir anlığına titredi. Atın bastığı o taşın altından, kristal gibi berrak, buz gibi bir su fışkırdı. İşte o an, dağın çehresi değişti; kederli kayalar bile neşeyle doldu.
Musa’lar, o güzel sesli tanrıçalar, bu pınarın etrafını yuva bellediler. Ay ışığı vurduğunda pınarın yüzeyine, Musa’lar orada toplanır; biri lirini çalar, diğeri en zarif adımlarla hora teperdi. Pınarın suyu, sadece susuzluğu gidermek için akmazdı; o su, ruhun en derin kuyularına uzanan bir ışıktı.
Eğer bir gün, yorgun ve ilhamsız bir şair oraya varıp da avuçlarını o sudan doldurup içerse, ne olur biliyor musun? Zihni, gökyüzünün en uzak köşelerindeki yıldızların türküsünü duymaya başlar. Kelimeler dudaklarından bir şelale gibi dökülür, mısraları birer çiçek gibi açılır. Sanki o suyun içindeki her damla, bir şiirin doğumu için gizli bir anahtardır.
Yani anlayacağın güzel çocuk, Hippokrene sadece bir su birikintisi değil, yaratıcılığın ve coşkunun bizzat kendisidir. Belki bir gün, bir rüyanda o pınarın sesini duyarsın. O zaman sakın şaşırma; çünkü Musa’lar hala orada, Pegasos’un bıraktığı o sihirli suyun başında, dünyayı güzelleştirecek şarkılarını söylemeye devam ediyorlar.
Şimdi, gözlerini kapa ve o şırıltıyı dinle... Belki senin de ruhuna bir mısra düşer, kim bilir?
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar göğe bakıp kanatlı bir atın, o görkemli Pegasos’un bastığı yerden sular fışkırttığını anlatır dururlar. Şairlerin o pınardan bir yudum alıp ilham bulduğunu söylerler. Ama gel otur yanıma, şu kadim şarabın son damlasıyla dudaklarımı ıslatırken, sana bu pınarın altında yatan o sessiz gerçeği fısıldayayım.
Hippokrene, yani o meşhur 'At Pınarı'… Herkes orayı Musa’ların şarkı söylediği, neşeli bir yer sanır. Oysa o pınarın hikayesi, bir hırsın ve zorunlu bir acının kuyuya dökülmüş halidir. O su, sadece ilham mı verir sanıyorsun? Hayır benim güzel gözlü evladım; o su, gökyüzünün yükseklerinden, o kibirli tanrıların ve kralların buyruklarıyla oraya savrulan bir ruhun, Pegasos’un yere çarptığı o sert ve öfkeli anın gözyaşıdır.
Düşün bir; neden bir at, Helikon Dağı'nın sert kayalıklarına o kadar şiddetle vurur ki, altından su çıkar? Çünkü o, sistemin, yani tanrısal otoritenin emrinde bir araçtı. Kendi iradesiyle değil, bir başkasının hırsına kanat çırpmak zorunda bırakılmıştı. Musa’lar orada şarkı söylerken, aslında o pınarın soğukluğuyla kendi krallıklarının, kendi düzenlerinin sessizliğini örtbas ediyorlardı. Sistem; acıyı alır, onu sanata dönüştürür ve sonra kendi kutsallığını parlatmak için bir vitrin gibi kullanır.
Güç, her zaman kendi "ilhamını" yaratır. Ama şairlerin içtiği o su, aslında Pegasos’un o kayalara çarptığında duyduğu, içinde biriktirdiği o devasa yalnızlığın acısıdır. Sen o pınarın kenarında bir gün durursan, Musa’ların neşesine değil, o toprağın derinliklerinden gelen o sessiz, kırgın hıçkırığa kulak ver. Gerçek şair, o pınardan sadece bir ezgi değil, otoritenin ve hırsın altında ezilenlerin o meşum sessizliğini de içer.
Unutma, güzel yavrum; bazen en berrak sular, en büyük yaraların üzerine kurulur. Sen sen ol, pınarın güzelliğine aldanıp, onu kimin yarattığını ve neden yarattığını sormayı ihmal etme. Zira bir şeyin nasıl ortaya çıktığını bilmek, o şeyin boyunduruğundan kurtulmanın ilk adımıdır.