Gel bakalım güzel çocuk, şöyle yanıma otur. Sakallarımın arasına saklanmış bir masal anlatayım sana. Gökyüzü dostumuzun en çalışkan, en maharetli ustasından, yani Hephaistos’tan bahsedeceğim.
Hephaistos, gökyüzünün en yüksek yerinde yaşayan Hera’nın oğludur. Ama biliyor musun, bazen kendi kendine, sırf o kocaman öfkesini dindirmek için dünyaya getirmiş onu. Ama bizim bu usta biraz farklıdır; diğerleri gibi süslü püslü değildir, biraz topaldır, biraz da hırçındır. O yüzden diğerleri bazen onu dışlarlar. Hephaistos bir gün annesine yardım etmek isterken, yükseklerden aşağı, Lemnos adasının kıyılarına kadar yuvarlanmış. O günden beri bacakları biraz aksar, canı acır bazen.
Hera bir keresinde ondan utandığı için onu saklamaya çalışmış. Hephaistos buna çok kızmış, ama o öyle bildiğin yaramaz çocuklardan değil; o çok zeki biridir. Hemen sihirli bir taht yapmış, üzerine görünmez zincirler gizlemiş. Annesi tahta oturur oturmaz zincirler onu sarmalamış da, onu ancak benim gibi neşeli bir dost, bir eşeğin sırtında evine geri getirmiş. O anı görenler gülmekten yerlere yatmış, ama Hephaistos’un elinden çıkan o harika işleri görünce hepsi susup kalmış.
Onun atölyesine gitsen gözlerin kamaşır! Kendi kendine yürüyen tekerlekli masalar, altına bakanı büyüleyen altın tasarımlar yapar. Ter içinde, körüğünün başında çalışırken o kadar güzel eserler ortaya koyar ki, şaşıp kalırsın. Bir gün Akhilleus adında bir savaşçı için öyle harika kalkanlar ve zırhlar dövmüş ki, sanki metalin içine bütün dünyayı sığdırmış.
Ama aşk işleri biraz karışık tabii. Bir keresinde eşi Aphrodite, Ares ile gizli gizli buluşunca bizim usta yine o meşhur zekasını kullanmış. Görünmez ağlardan oluşan bir yatak yapmış ve onları kıskıvrak yakalamış! Sonra da bütün arkadaşlarına "Gelin de şu hale bakın!" diye seslenmiş. Topal diye onu hor görenlere, aslında ne kadar yetenekli olduğunu göstermiş.
Kilden ilk kadını, yani Pandora'yı yapan, ateşi getiren Prometheus’u dağlara bağlayan hep odur. O, elleriyle harikalar yaratan, en çok çalışan, en yorulmak bilmez ustadır. Yani demem o ki çocuk, dış görünüşe bakma; asıl önemli olan, Hephaistos gibi o nasırlı ellerle neler yaratabildiğindir. Şimdi git ve uyu, belki rüyanda o sihirli atölyede altın tekerleklerin nasıl döndüğünü görürsün.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Gökyüzü sakinleri, yani o altın tahtlarında oturanlar, her zaman en güzelin, en kusursuzun ve en güçlünün dünyayı yönettiğini söylerler. Ama sana bugün, onların kusursuzluk maskelerinin ardında sakladıkları o hırpalanmış sanatçıyı, Hephaistos'u anlatacağım.
Güç sahipleri sadece sevdikleriyle değil, kendi yarattıklarıyla bile nasıl oynarlar, iyi dinle. Hephaistos, Hera'nın kendi öfkesinden ve Zeus'a duyduğu hınçtan doğurduğu bir çocuktu. Bir sevgi meyvesi değil, bir başkaldırı aracıydı o. Ancak sarayın ışıltılı düzenine uymayan, "çarpık bacaklı" ve "çirkin" bulunduğu için horlanan bir evlat... Bir düşün; seni sadece kusurlarınla tanımlayan ve kendi hırsları uğruna bir aşağı bir yukarı atan bir ailen olabilir mi? İşte Hephaistos’un gerçekliği buydu.
Hera, oğlundan utandığı için onu dokuz yıl boyunca Okeanos’un kıyısında, herkesten gizli bir uçurumda sakladı. Neden biliyor musun? Çünkü Gökyüzü sakinleri için 'güzellik', bir güç simgesiydi. Hephaistos’un topallığı, onların mükemmel dünyasında bir lekeydi. Bir gün Hera ile Zeus’un kavgasına karışıp annesini korumaya çalıştığında, Zeus onu o "tanrısal" eşikten, yani otoritenin zirvesinden aşağı fırlattı. Bir gün boyunca düştü Hephaistos. Acı içinde, yorgun ve kırgın... Ama o, düştüğü yerden kalkmasını bildi.
Olymposlular onunla alay ettiler; onun o yorgun, terli ve çalışan haline "gürül gürül" güldüler. Çünkü onlar sadece tüketenlerdi, Hephaistos ise yaratandı. O, tunçtan ve altından kendine özgürlük alanları inşa etti. Kendi kendine hareket eden tekerlekli masalar, kusursuz işlikler... O, başkalarının yıkım aletlerini yaparken aslında kendi içindeki o derin, hüzünlü güzelliği örsünde dövüyordu.
Hephaistos, o sahte düzenin piyonu olmayı reddettiğinde ne yaptı biliyor musun? Annesini o sinsi, görünmez zincirlerle tahta hapsetti. Gökyüzü sakinlerinin o kibirli kahkahalarını susturmanın tek yolu, onları kendi oyunlarında yakalamaktı. Evet, belki Aphrodite ve Ares tarafından aşağılandı, belki de sevilmedi ama unutma; o gün, herkesin önünde o iki "güzel" yüzlüyü bir ağ gibi sarıp rezil ettiğinde, aslında tüm otoritenin çıplaklığını gözler önüne seriyordu.
O, Prometheus’u zincirleyen ellerin sahibiydi belki, ama aynı zamanda Pandora’ya o kilden bedeni vererek kaderin oyununa ortak olan bir bilgeydi. Şarabın neşesiyle bazen acılarını unutup işliğine döndü, ama o hep dışlanmışların, horlananların ve sessizce üretenlerin koruyucusu olarak kaldı.
Unutma evlat; o çarpık bacaklarıyla topallayarak yürürken, aslında Olympos'un o sahte, parıltılı adaletini kendi örsünde dövüyordu. Gerçek sanat, mükemmel olanda değil, o kırılmışlığın içindeki direnişte gizlidir. Şimdi bir düşün; seni dışlayanların mı gücü daha büyük, yoksa kendi elleriyle dünyayı yeniden kuran o 'çirkin' ustanın mı?