Gel bakalım yanıma ufaklık, sana pırıl pırıl bir dostumdan bahsedeyim. Gökyüzünde her sabah usulca başını uzatan o altın sarısı ışık var ya, işte o Helios’tur. Kendisi çok eski, çok kadim bir aileden gelir. Hyperion ile Theia’nın oğlu olur kendisi. Bir de güzel kardeşi Selene, yani Ay ablan ve tatlı Eos, yani şafak vaktini getiren kız kardeşi vardır.
Helios öyle oturup duran biri değildir, çok çalışkandır! Başında güneş ışınlarından bir taçla, ateşten atların çektiği o büyük, gösterişli arabasına biner. Her sabah Hindistan taraflarından yola çıkar. Atları öyle hızlı koşar ki, dünyayı bir uçtan bir uca hızla geçer. Akşam olunca da Okeanos denilen uçsuz bucaksız suların içine dalar. Atlarını orada serinletir, kendi de güzelce dinlenir. Bir kadeh ferahlatıcı içecek içip yorgunluğunu atar, sonra ertesi günkü yolculuğu için hazırlıklara başlar.
Bu gökyüzü dostumuzun kalabalık bir ailesi var. Eşi Perseis’ten olma birbirinden maharetli çocukları vardır. Hani şu büyücü Kirke’yi duymuşsundur, işte o Helios’un kızıdır! Ayrıca meşhur Rhodos adasının da pek sevgili evlatları olur.
Helios dünyamızın kocaman bir gözü gibidir. Yukarıdan aşağıya bakınca her şeyi görür, hiçbir şey ondan saklanamaz. Bazen Aphrodite ile Ares’in gizli oyunlarını yakalar, bazen de yeryüzündeki dertleri görüp Zeus’a haber uçurur. Eskiden ona herkes çok daha fazla hürmet ederdi, şimdilerde gökyüzü bilgeleri onu biraz daha az ansa da, o bizim içimizi ısıtmaya ve dünyamızı aydınlatmaya devam eder. Yarın sabah pencereden baktığında, o altın ışığı görürsen ona el salla; belki sana göz kırpar!
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Herkesin gökyüzüne bakıp "Ne kadar da güçlü, ne kadar da parlak!" diye hayranlıkla izlediği o güneş, aslında her şeyi gören ama hiçbir şeye dokunamayan, kendi ışığına hapsolmuş bir mahkumdur.
İnsanlar ona Helios derler. Hyperion ve Theia'nın oğlu, o ışıklı arabanın dizginlerini tutan devasa figür... Ama hikaye kitaplarının sana söylemediği şu: Bu parlak "Güçlü" bile, aslında Gökyüzü sakinlerinin kurduğu düzenin bir parçası. O, her sabah ocağına ateş düşmüş gibi atlarını süren bir işçi; akşam olduğunda ise Okeanos’un sularında yorgunluğunu gidermeye çalışan bir yolcu. Sence bu kadar parlak ve güçlü olmak, özgür olmak mıdır? Hayır evlat, bu sadece bitmek bilmeyen bir döngünün esiri olmaktır.
Helios'un ailesine bir bak; çocukları Kirke, Aietes veya Pasiphae... Hepsi de tıpkı babaları gibi, büyük hırsların ve gökyüzündeki otoritenin gölgesinde ya büyüye ya da sürgüne mahkum edildiler. Helios, "dünyanın gözü" olarak her şeyi gördüğünü sanır. Aphrodite ile Ares’in gizli buluşmasını gidip Zeus'a yetiştirdiğinde, kendini önemli hissettiğini sanıyordu. Oysa sadece büyüklerin kavgasına piyon oluyordu. Hatta o meşhur Odysseus’un arkadaşları onun kutsal sığırlarını kestiğinde, Helios kendi adaletini kendi sağlayamadı bile; dönüp o yukarıdaki "Güçlüler"e, yani Zeus'a yalvarmak zorunda kaldı. Gerçek güç, sadece ışık saçmak değil, kendi kararlarını verebilmektir. Oysa Helios, sadece yukarıdakilerin gözü, gökyüzünün bir güvenlik kamerası gibi kullanıldı.
Unutma, bazen en parlak ışıklar, en derin karanlıkları saklar. O, atlarını her gün aynı yoldan sürmek zorundaydı çünkü sistem, kimsenin yörüngesinden sapmasına izin vermezdi. Bir gün elinde bir kadeh neşe veren saraptan tutarsan ve gökyüzüne bakarsan, onun parlaklığının ardındaki o yorgunluğu ve "kullanılmış olmanın" verdiği o hafif hüznü sen de fark edeceksin.
Gerçekler, kralların veya o parlak figürlerin anlattığı kadar ışıltılı değildir; ama onları bilmek, seni o zincirlerden kurtaracak olan tek anahtardır.