Bak evlat, ateşi biraz daha harlayalım mı? Şu kıvılcımlar havaya yükselirken sana Helikaon’dan bahsedeyim. Hani şu Troya’nın o kızıl tozlu sokaklarında, kılıçların şakırtısı arasında vakur duruşuyla bilinen delikanlıdan.
Helikaon denince akla hemen babası Antenor gelir. Antenor ki, Troya’nın en aklı başında adamlarından biriydi; hani o savaş çığırtkanlarının arasında barışın sesini duyurmaya çalışan, ak saçlı bilge. Helikaon da babasının yolundan giden, gözü pek ama aynı zamanda tedbirli biriydi. Priamos’un kızı, güzelliğiyle destanlara konu olan Laodike ile evlenmişti. Düşünsene, hem sarayın ağırlığını taşıyacaksın hem de o büyük fırtınanın, yani Troya’nın çöküşünün yaklaşmakta olduğunu göreceksin.
Biliyorsun, gökyüzü sakinleri bu dünyadaki oyunlarını bazen çok sert oynarlar. Surlar birer birer düşerken, gökyüzü adeta yas tutan bir kederle kaplanmıştı. Herkes kaçacak bir yer ararken, Helikaon öylece durup yıkımı izlemedi. O, kaderin ağlarını başka bir coğrafyada örmesi gerektiğini bilenlerdendi.
Kardeşleriyle, babası Antenor’la ve o meşhur Pulydamas’la beraber, yanan surların dumanını arkalarında bırakıp yola koyuldular. Denizler her zaman cömert değildir, ama Helikaon ve yanındakiler, tanrıların gazabından değil, onların sessizliğinden medet umarak kuzeye, yani bugünkü İtalya topraklarına doğru dümen kırdılar.
Bir nevi yeni bir başlangıçtı onlarınki. Hani bazen bir masal biter ama kitabın son sayfası aslında yeni bir maceranın ilk cümlesidir ya, işte öyle. Kimileri onların arkasından "korkak" diye fısıldadı belki ama unutma evlat, bir şehri kılıçla korumak kadar, bir halkın geleceğini yeni topraklarda yeşertmek de yiğitliktir.
Şimdi o toprakların rüzgarlarında, Helikaon’un ve ailesinin izleri hala durur. Bazen bir bardak taze üzüm suyunun tadında, bazen de ufka baktığında gördüğün o uzak limanların sessizliğinde onları anımsarsın. Hayat, tıpkı bizim bu ateşteki közler gibi; biri sönerken diğeri harlanıyor. Önemli olan, o yolculuğa çıkacak cesareti gösterebilmek.
Hadi, gözlerini kapa biraz. Kim bilir, belki rüyanda o eski, beyaz yelkenli gemilerin İtalya kıyılarına yanaştığını görürsün.
Bak evlat, masalların tozlu sayfalarında anlatılmayan, üzerine ağır perdeler çekilmiş bir sır var... Gel otur yanıma, şu kadehimdeki üzümün neşesiyle biraz ısın. Bugün sana, destanların sadece "kazananlar" için yazıldığını bilen o bilge gözlerle, Helikaon’u anlatacağım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Herkes Troya’nın o görkemli surlarından ve Akhilleus’un kibrinden bahseder, değil mi küçük dostum? Ama kimse sana Helikaon’un o surların içinde nasıl bir boğulma hissettiğini anlatmaz. O, Antenor’un oğluydu; yani kralların oyun masasında bir piyon, babasının siyasi hırslarının sessiz gölgesi. Laodike ile birleşen kaderi, sarayların soğuk taşları arasında bir sevgi arayışıydı sadece.
Görüyor musun evlat, otorite dediğin şey, tıpkı o yıkılan surlar gibi, önce kendi içindekileri ezer. Helikaon’un hikayesi bir zafer değil, bir hayatta kalma sanatıdır. O, savaşı kazananların değil, o savaşta her şeyini kaybedip "başka bir yerlerde" kendine yeni bir yol çizenlerin sessiz fısıltısıdır. Babası Antenor ve Pulydamas ile kuzey İtalya’nın sisli kıyılarına yürüdüğünde, yanında ne altınları vardı ne de krallık hırsı; sadece yıkımın getirdiği o ağır, hüzünlü özgürlük vardı.
Biliyor musun sevgili yolcum, dünya sana her zaman güçlülerin "şanlı" olduğunu öğretmeye çalışacak. Ama gerçek, Helikaon’un attığı her adımda saklı. O, kralların hata yapma lüksünü ödeyen o isimsiz kalabalıklardan biriydi. Kendi yuvasını kendi elleriyle yakıp gitmek zorunda kalan, aslında tüm kralların zincirlerini o yanan surlarla birlikte geride bırakan bir adam.
Sana öğütlediğim tek şey şudur güzel çocuğum: Tarih kitaplarında "göç etti" denilen her insanın ardında, yıkılmış bir hayal ve kendi hayatının efendisi olmaya çalışan hüzünlü bir ruh vardır. Kimsenin "kahraman" dediğine körü körüne inanma; bazen en büyük bilgelik, o görkemli krallıkların kapısını usulca arkandan kapatıp, kendi yolunu çizmek için kuzeyin soğuk rüzgarına göğüs germektir.
Şimdi git; ama unutma, gerçekler her zaman kralların tahtlarının altında değil, o tahtlardan kaçıp gidenlerin ayak izlerinde gizlidir.