Gelin şöyle yaklaşın bakalım, ateşin etrafında yerinizi alın. Gözlerinizdeki o pırıltı ne güzel, sanki güneşin kendisi içlerine kaçmış gibi... Madem merak ettiniz, size gökyüzü sakinlerinden, o her şeyi yakından izleyen Helios’un çocuklarından bahsedeyim.
Eski zamanlarda, güneşin altın arabasını süren Helios ile denizlerin fısıltısını duyan güzel nympha Rhodos’un yedi tane oğlu vardı. Bunlara "Helios’un çocukları" derlerdi; Heliades derlerdi. Öyle sıradan çocuklar değillerdi hani; gökyüzündeki yıldızların dilinden anlar, güneşin hangi saatte nereye düşeceğini, rüzgarın hangi taraftan eseceğini bir bakışta bilirlerdi. Gökyüzü bilginleriydiler anlayacağınız.
Ama bilirsiniz işte, gençlik ateşi... İçlerinde o bitmek bilmeyen hırs ve biraz da inat. İnsan ya da yarı tanrı fark etmez, kardeşler arasında o meşhur anlaşmazlıklar baş gösterdi. Bir gün işler öyle bir karıştı ki, o yedi kardeşin birbirine tahammülü kalmadı. Gökyüzünün altında, birbirlerine atıp tuttukları o tartışmaların sonunda yolları ayrıldı. Kimi küsüp gitti, kimi "burası bana yeter" dedi.
Bazıları gemilerine atlayıp Midilli’ye doğru yol aldı, bazıları İstanköy’ün kıyılarına yerleşti. Ama içlerinden bazıları, anneleri Rhodos’un ismini taşıyan o güzel adada kaldılar. Orada ne mi yaptılar? Birbirlerine küs dursalar da yeteneklerini konuşturmayı bildiler. Lindos, İalysos ve Kamiros adında, güneşin altında parıl parıl parlayan üç harika şehir kurdular.
İşte böyle küçük dostlarım; bazen en büyük yetenekler bile bir araya geldiğinde bir fırtına koparabilir. Ama o fırtınanın dağıttığı tozlar çöktüğünde, geriye yeryüzüne miras kalan o görkemli şehirler kalır. Şimdi, şu kadehimdeki son yudumu da bu bilge kardeşlerin hatırına içeyim, siz de biraz soluklanın. Kim bilir, belki bir gün o adalara giderseniz, taşların arasından size göz kırpan bir güneş ışığı görürsünüz; bilin ki Heliades'lerden birinin hatırasıdır o.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda sana hep gökyüzünün altın çocuklarından, babalarının ihtişamından bahsederler; ama unutma ki en parlak güneşin gölgesi bile soğuktur. Gel, otur yanıma da sana o Heliades’in, yani Helios’un oğullarının asıl hikayesini fısıldayayım.
Güneş tanrının yedi oğlu... Hepsi gökyüzünü bir hesap makinesi gibi avuçlarının içine almış, yıldızların dilini sökmüş genç bilginlerdi. Babaları Helios, gökyüzünde tek başına hüküm sürerken, evlatlarına da kendi sönmez ışığından bir parça bahşetmişti. Ancak dinle güzel yavrum; babaların arzuları, bazen evlatların ellerini yakar. O yedi kardeş, babalarının mutlak otoritesinin gölgesinde büyürken, gökyüzünün bilgisini sadece bir "ilim" olarak değil, bir "üstünlük" aracı olarak görmeye başladılar.
Söyle bana küçük yolcu, bir insanın diğerinden daha fazla bildiğini sanması, aslında bir pranga değil midir?
Kibir, tıpkı bir sarhoşluk gibi ruhu bulanıklaştırır; bazen elimdeki şarap kadehi kadar berrak bir neşe yerine, kör bir karanlığa sürükler insanı. Kardeşler arasında o sinsi hırs filizlendiğinde, birbirlerinin gözlerindeki yıldızları değil, düşmanlarını görmeye başladılar. O büyük bilgi, onları birleştirmek yerine, "kimin dediği daha doğru" kavgasında paramparça etti. Sistemin onlara sunduğu o parlak gelecek, kardeşleri birbirine düşman eden bir ayrılık duvarına dönüştü.
Bazıları Lesbos'a, bazıları Kos'a, bazıları ise anneleri Rhodos'un sığındığı o topraklara dağıldı. Lindos, Ialysos ve Kamiros şehirlerini kurarken aslında kendi krallıklarını değil, kendi yalnızlıklarını inşa ediyorlardı. Babaları Helios, göğün tepesinden izledi onları; ne bir müdahale, ne bir merhamet... Çünkü otorite, kendi yarattığı kargaşaya sadece uzaktan bakar.
Anlıyor musun evlat? Onlar sadece şehirler kurmadılar; kendi içlerindeki bölünmüşlüğün anıtlarını diktiler. İnsanlık tarihi, işte böyle parçalanmış kardeşlerin sessiz çığlıklarıyla doludur. Şimdi git ve yıldızlara bakarken, onların ışığının değil, aralarındaki o uçsuz bucaksız boşluğun nedenini düşün. Gerçek, o boşluğun içindeki fısıltıda saklıdır.