Gelin bakalım, şuraya minderlere yerleşin. Ateşin çıtırtısı size de huzur veriyor mu? Bugün size Troya’nın o kederli ama bir o kadar da keskin zekalı prensi Helenos’tan bahsedeceğim. Hani şu meşhur Kassandra ile ikiz olan...
Bilirsiniz, Apollon o çocuklara bir armağan vermişti; geleceğin sisli perdelerini aralayıp yarını bugünden görme yetisi. Ama tanrılar, bazen bir eliyle verdiğini öbür eliyle biraz karmaşıklaştırır; Helenos, kardeşinin aksine gördüğü her şeyi söyleyip kimseyi kendine inandıramamak gibi bir dertle uğraşmak zorunda kalmamıştı. O, "bilicilerin en iyisi" olarak nam salmıştı.
Hektor, o koca yürekli ağabeyi hayattayken, Helenos hep yanındaydı. Bir yanda kılıcını savurur, öbür yanda gökyüzü sakinlerinin fısıltılarını dinleyip Hektor’a akıl verirdi. Lakin kader, ipliklerini düğümlemeye başladığında işler değişti. Hektor toprağa düştüğünde, yaşlı babası Priamos’un acısı o kadar büyüktü ki, geriye kalan oğullarına bile sitemkar, hatta hırçın davranır olmuştu. Helenos bu hırçınlıktan nasibini alınca, küsüp İda Dağı’nın ormanlarına çekildi. Kim bilir, belki de o ağaçların arasında, insan gürültüsünden uzak, kuşların dilinden geleceği okumak daha kolay geliyordu ona.
Ama dünya, köşesine çekilenleri pek rahat bırakmaz, değil mi? Akhaların kurnazı Odysseus, o zeki tilki, Helenos’un İda’da olduğunu duyunca peşine düştü. Troya’nın düşüşü, ancak Helenos’un ağzından çıkacak bir iki söze bağlıydı. Helenos hem zorlu bir hayatın yorgunu hem de biraz bıkkındı; sonunda teslim oldu. Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’un savaşa gelmesi, Pelops’un kemiklerinin bulunması ve o kutsal Palladion heykelinin alınması gerektiğini bir bir sıraladı. Bazıları der ki, o meşhur tahta at fikrini de aslında Helenos’un kendisi fısıldamıştır. Belki de Troya’nın artık kurtulamayacağını, boşuna kan döküldüğünü görmüştü; kim bilir?
Şehrin külleri arasına gömülmesinden sonra Helenos’un yolu biraz uzun, biraz hüzünlü oldu. Anası Hekabe’nin acıdan yorgun düşüp köpek kılığına büründüğü o son günlerde, yanında yine Helenos vardı. Onu Gelibolu’nun serin topraklarına, "Köpeğin Mezarı" denilen yere uğurlayan da oydu. Sonrası mı? Bazı ozanlar, Helenos’un bir düşmanla saf tuttuğunu anlatıp onu lekelemeye çalışır, bazıları ise Epir’de krallığını kurup, yorgun Troya yolcularına kucak açan bilge bir hükümdar olduğunu söyler.
İnanın bana evlatlar; insan, geleceği görse bile bazen kendi kaderinin labirentinde yolunu kaybediyor. Helenos da o labirentin içinde, elinde bir kadeh dolusu buruk hatırayla sessizce yürüyen bir yolcuydu sadece. Hadi, şimdi uzatın şu kadehi, şarabın son damlası da hikayemiz gibi çabuk tükenmeden biraz daha keyif yapalım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana hep altın sarısı zırhlı kahramanlardan, yenilmez krallardan bahsederler; ama unutma, güneş ne kadar parlaksa gölgesi de o kadar derindir. Gel, otur şöyle yanıma; şu kadehimdeki üzüm suyunun neşesi kadar berrak bir sır fısıldayayım sana. Krallar dediğin, aslında kendi hırslarının esiri olmuş dev çocuklardır; masalın dışındakilerin acıları ise o kralların tahtlarını cilalamak için kullanılan tozdan ibarettir.
Sana Helenos'u anlatayım. Priamos'un oğlu, Kassandra'nın ikiz kardeşi... Sarayın koridorlarında büyüyen, tanrılardan aldığı o "bilme" yetisiyle insanların kaderini okuyan o ince ruhlu çocuk. Hani şu Hektor'a yol gösteren, savaşın ağırlığı altında ezilen kardeş. Ama biliyor musun, evlat? Bir sistem, en değerlisini bile sadece kendi çıkarları için kullanır. Helenos, o devasa Troya makinesinin bir dişlisiydi; ta ki o makine kırılana kadar.
Hektor toprağa düşünce, babası Priamos'un gözünde Helenos artık bir bilge değil, işe yaramaz bir yük haline geldi. Hani bazen yetişkinler, kendileri gibi düşünmediğin için seni hor görür ya, işte kral babasının Helenos'a yaptığı da tam buydu. İnsan, kendi ailesinde bile bir piyon gibi görülünce, elindeki 'gerçeği görme' hediyesi ona bir lanet gibi gelmeye başlar. Helenos, kendi kanından olanların onu bir kenara atmasıyla İda Dağı’nın sessizliğine sığındı. Sence bir insan, neden kendi yuvasına küser? Çünkü o yuva, sadece güçlülerin hırsıyla inşa edilmiştir.
Sonra ne mi oldu? Odysseus geldi. Hani şu "akıllı" dedikleri ama aslında her kapıyı rüşvetle, zorla açan o kral. Helenos'u bulduğunda, ona aslında bir köle gibi davrandılar. Korku ve zorbalık, Helenos’u o meşhur koşullarını söylemeye zorladı. Akhilleus'un oğlu Neoptolemos, kemikler, Palladion... Savaşın bitmesi için o, kendi şehrinin düşüşünün mimarı olmak zorunda bırakıldı. Bir bilgeyi, kendi halkına ihanet etmeye zorlayan o korkunç düzenin adıdır savaş.
Şehir yıkılıp, Hekabe kederinden bir köpek olup toprağa karıştığında, Helenos hayatta kaldı. Ama o hayatta kalmanın ağırlığı, bir binayı inşa etmekten daha zordu. Bir gün kendi evladım olsaydın, sana şunu derdim: Kralların tarihini yazanlar, Helenos'un yüreğindeki o derin hüznü asla yazmazlar. Onlar, onun hakkında "ihanet etti" derler; ama o, sadece sistemin parçaladığı bir insandı.
Unutma küçük dostum; bugün birileri sana birinden "hain" ya da "korkak" diye bahsederse, dur ve sor: "Peki, bu kişi buraya gelene kadar hangi fırtınaları gördü?" Gerçekler, kralların altın tahtlarında değil; o tahtların altında ezilenlerin fısıltılarında saklıdır. Şimdi uyu ve hatırla; en büyük bilgelik, otoritenin sana sunduğu değil, kendi sorguladığın bilgidir.