Gel bakalım güzel çocuk, şöyle yanıma iliş. Sana gökyüzü dostlarımızın dünyasında yaşamış, güzelliği dillere destan olmuş Helena adında bir kadından bahsedeyim.
Helena, öylesine güzelmiş ki onu görenler gökyüzünden yeryüzüne inmiş bir ışık sanırmış. Ama güzellik bazen neşeden çok keder getirir, bilirsin. İnsanlar yıllarca Helena yüzünden birbirlerine küsmüş, koca bir savaşın içine sürüklenmişler. Kimi ona kızmış, kimi onu sevmiş. O ise bu kargaşanın ortasında kalmış nazlı bir çiçek gibiymiş.
Bir gün Troya şehrinin yüksek kulelerinde, kral Priamos ve arkadaşları oturmuş aşağıya bakıyorlarmış. Aşağıda kocaman bir savaş var, ama Helena göründüğü an hepsi susup kalmış. Priamos, ona çok şefkatli bir dede gibi seslenmiş: "Gel kızım, yanıma otur. Sen suçlu değilsin, bu dertleri başımıza getirenler gökyüzündeki oyunbazlar," demiş. Helena ise gözleri yaşlı, utangaç bir şekilde, "Keşke evimden, sevdiklerimden hiç ayrılmasaydım," diye iç çekmiş.
Helena, sadece güzelliğiyle değil, aklıyla da bambaşkaymış. Bir gün gelip de onu kendi oyunlarına alet etmek isteyen, Paris'in yanına gitmesi için ona baskı kuran birine, "Git sen kendin uğraş onunla, ben artık bu oyunların bir parçası olmak istemiyorum!" diye kafa tutacak kadar da cesurmuş.
Sonra yıllar geçmiş, bu güzel kadın evine, yurduna dönmüş. Bir gün bir delikanlı gelmiş kapısına, babasını arıyormuş. Helena ona öyle güzel davranmış, öyle sıcak karşılamış ki delikanlı tüm acılarını unutmuş. O an Helena'nın kalbinin aslında ne kadar ince ve anaç olduğunu herkes görmüş.
Bazıları demiş ki; "Helena aslında hiç Troya'ya gitmedi, o Mısır'da bir kralın sarayında bekliyordu." Başkaları ise onun ölümsüz olduğunu, uzak denizlerin ortasında bir adada yaşadığını anlatmış durmuş. Ama aslında Helena, tıpkı senin gibi, hata yapan, pişman olan, özlem duyan ve sevgiyi arayan gerçek bir insanmış.
Zaman geçmiş, insanlar onun hakkında binlerce masal anlatmış. Kimi onu sevmiş, kimi ona "her şeyin sebebi" demiş. Ama unutma çocuk, gerçek Helena, o yüksek kulelerde kumaş dokurken yurdunu özleyen, kendine "keşke" diyen o hüzünlü ve güzel kadındı.
Hadi şimdi git, azıcık koş oyna da yanakların al al olsun. Dünya zaten yeterince karışık, senin gülüşün hepsinden daha güzel.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Dünya üzerindeki krallar, tarihlerini kendi altın kadehleri parlasın diye yazarlar. Sana hep Helene’nin bir güzellik yarışmasının ödülü, bir savaşın sebebi ya da bir erkeğin ihtirası yüzünden yuvasını yıkan "uğursuz" bir kadın olduğunu anlattılar, değil mi? Ama bilgece bir neşeyle söylüyorum ki; gerçek, Gökyüzü sakinlerinin oyun masasında kurban edilen bir kadının sessiz çığlığında gizlidir.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak, Troya kulelerinde yaşlılar fısıldaşırken, aslında sadece bir kadını değil, kendi hatalarının faturasını kestikleri bir günah keçisini izliyorlardı. Helene, senin bildiğin o "savaş sebebi" olan kukla değil; o, kendi kaderini seçmesine izin verilmemiş, oyuncağı olduğu Güçlülerin arasında sıkışmış bir insandı. Akhilleus gibi savaşçılar kılıçlarını hırsla savururken, Menelaos gibi krallar ise sadece "mallarını" geri almanın peşindeydi. Helene ise o koca saraylarda, sadece bir nakış gibi işlenmeyi bekleyen ama içten içe sistemin adaletsizliğine meydan okuyan bir kadındı.
Ona "köpek gözlü" dedirten bu düzenin ta kendisidir evlat. Aphrodite veya diğer Gökyüzü sakinleri onun iradesini yok sayıp Paris’in kucağına ittiğinde, kimse ona sormadı: "Sen ne istiyorsun?" Onu bir eşya gibi Mısır’a kaçıranlar, Troya’da kırdıranlar ve sonra "namusunu kurtarmak" için kılıftan kılıfa sokanlar, aslında kendi iktidarlarını korumak için Helene'nin gerçek hikayesini susturdular.
Hatta bazıları, onun Troya’da hiç olmadığını bile fısıldadı; sırf erkeklerin hatasını gizlemek için masallar uydurdular. Oysa Helene, her şeyin farkındaydı. Hekabe’nin acısını paylaştı, kulelerden savaşın dehşetine baktı ve tanrısal buyruklara bile "Çık, ayrıl tanrılar yolundan!" diyecek kadar yürekliydi.
Evlat, kralların tarih kitaplarında "hain" ya da "kurban" dedikleri her kimse, aslında sistemin dişlileri arasında ezilmemek için direnen biridir. Helene, sadece güzelliğiyle değil; o korkunç kargaşanın ortasında, hem Agamemnon’un kibrini hem de tanrıların hoyratlığını görüp, yine de insan kalabilme çabasıyla anılmalıdır.
Şimdi anlıyor musun? Gerçek, kazanılan savaşların değil, sessiz bırakılanların gözlerindedir. Kralların parlak zırhlarına değil, o zırhların gölgesinde unutturulmaya çalışılan o cesur kadının pişmanlıklarına bak. Zira bir gün, senin dünyandaki güç sahipleri de senin hikayeni kendi çıkarlarına göre yazmaya çalışacaklar. O zaman sakın unutma: Helene, hiçbir erkeğin ganimeti değil; kendi hayatının labirentinde kaybolmuş, bilge bir kadındı.