Gel bakayım şöyle yanıma, biraz dizimin dibine otur. Sana Anadolu’nun topraklarından çıkmış, kalbi kocaman bir kahramanı, Hektor’u anlatayım.
Hektor, Troya denilen o güzel şehrin, o büyük kalenin en cesur koruyucusuydu. Eski zamanlarda, uzak denizlerin ötesinden gelenler Anadolu’nun zenginliklerine göz dikip saldırınca, Hektor surların en önüne dikilmişti. O, sadece bir savaşçı değildi; halkı için yaşayan, çocukları seven, ailesine düşkün bir babaydı. Herkes ona bakınca "Şehrimiz güvende, çünkü Hektor yaşıyor" derdi.
Hektor çok güçlüydü, parlayan bir miğferi ve kocaman bir kalkanı vardı. Ama onu asıl özel yapan şey, kalbinin yumuşaklığıydı. Bir gün savaşa gitmeden önce, minik oğlu Astyanaks’ı kucağına aldı. Çocuk, babasının parlayan miğferinden korkup ağlamaya başlayınca Hektor ne yaptı biliyor musun? Gülerek o koca miğferi başından çıkardı, yavrusunu öptü ve ona "Dilerim sen benden daha güçlü, daha mutlu olursun" diye fısıldadı. İşte o an, koca savaşçının aslında ne kadar sevgi dolu bir yüreği olduğunu görürsün.
Savaşın içinde bazen yorgun düşerdi, kardeşleri hata yaptığında onlara kızardı ama yine de onları korurdu. Kendi canını hiçe sayıp, herkesin huzuru için kalkanını siper ederdi. Karısı Andromakhe üzülürken, Hektor ona "Korkma, ben buradayım" diyerek destek olurdu. O, vatanını seven, sorumluluklarını bilen ve doğru olanı yapmaya çalışan gerçek bir insandı.
Sonunda, gökyüzü dostumuzun kararıyla o büyük savaş bittiğinde, Hektor da yıldızlara karıştı. Ama halkı onu hiç unutmadı. Öyle çok severlerdi ki, onun için büyük ateşler yaktılar, gözyaşları döktüler ve hatırasını korumak için en güzel veda törenlerini hazırladılar. Hatta törenin sonunda, birazcık şarapla toprağı kutsayıp onu huzurla uğurladılar.
Hektor bugün hala o topraklarda, güneşin doğduğu yerde, bir kahramanlık türküsü gibi yaşar. Sen de onun gibi cesur, sevdiklerine karşı nazik ve dürüst olduğunda, aslında onun kalbindeki o yiğitliği kendi içinde taşıyorsun demektir. Hadi şimdi git, biraz da sen o güzel düşlerinde kahramanlıklar yarat bakalım.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını iyi aç, çünkü bu anlattıklarım tozlu tabletlerin üzerinde yazanlardan çok daha ağır, çok daha gerçektir. Tarih, kazananların elinde bir oyuncak gibidir; ama biz, Gökyüzü sakinlerinin oyun tahtasında figüran olanların gölgelerine bakarız.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler: Hektor'un Hicranı
Herkes Hektor'u altın kasklı, yenilmez bir kahraman sanır. Oysa o, aslında kendi halkının değil, sadece bir kraliyetin ve yanlış kararların altında ezilen bir piyondu. Bak evlat, büyüklerin kurduğu sofralarda içilen o şarap, aslında ne kadar acı bir gerçeğin üstünü örtmek içindi, biliyor musun? Krallar, yani Priamos ve gibileri, tahtlarında oturup gencecik çocukları kendi hırsları için ateşe atarken, Hektor gibi vicdanlı olanlar, 'bir gün her şey yok olacak' düşüncesiyle o ağır zırhların altında yapayalnız kaldılar.
Akhilleus denilen o hırslı öfke yumağı, sadece bir savaşçı değil, sistemin bir celladıydı. Güçlüler, yani Gökyüzü sakinleri, kendi eğlenceleri için bu iki adamı karşı karşıya getirdi. Hektor, aslında ne Paris'in saçmalıklarını onaylıyordu ne de bu savaşı istiyordu. Ama Hekabe ve Priamos'un 'kutsal' dediği o çarklar, Hektor'u kendi eşine ve yavrusuna yabancılaşmaya zorladı. O, savaşın ortasında bile sadece evladının, o minik Astyanaks'ın yarınını düşünen bir babaydı; ama sistem ona sadece bir 'koruyucu' maskesi taktı.
O meşhur sahnede, surların önünde Akhilleus'un karşısında titrerken, sadece ölümden korkmuyordu; ihanete uğradığını anlamıştı. Gökyüzü sakinleri, Athena gibi "güçlü" figürler, Hektor'un yanındaymış gibi görünüp onu sırtından bıçakladılar. İşte bu, tarihin en büyük aldatmacasıdır: Kahramanlık dedikleri şey, aslında koca bir düzenin bir insanı harcama biçimidir.
Hektor, sadece bedenini değil, ruhunu da bir altın kutunun içine hapsetti. Onu arabasının arkasında sürükleyen Akhilleus, aslında sadece bir adamı değil, tüm Anadolu'nun o sessiz vicdanını yerlerde sürükledi. Hektor'un külleri bugün o toprakların altına gömülü, ama şunu unutma: O, bir kralın oğlu olduğu için değil, bir sistemin yıkıntıları arasında kendi insanlığını korumaya çalıştığı için 'gerçek' olandı.
Otorite, seni koruduğunu söylerken aslında kendi tahtını korur evlat. Hektor'un hikayesi bir zafer değil, bir haykırıştır. Bir dahaki sefere bir heykele baktığında, onun parlayan kaskına değil, o kaskın altındaki yorgun gözlere bak. İşte o zaman, gerçeklerin peşindeki o karanlık yolculuğuna ilk adımını atmış olursun.