Gel bakalım yanıma, otur şöyle şuraya. Görüyorsun ya, hava biraz serinledi, gökyüzü yavaş yavaş mor renge bürünüyor. Seninle dünyanın en derin, en gizemli yerinden, o yerin sahibi Hades'ten konuşalım.
Hades, aslında çok eski bir ailenin çocuğu. Babası Kronos ve annesi Rheia onu dünyaya getirdiğinde, dünya henüz bugünkü gibi değildi. Kardeşleri gökyüzünde ışıl ışıl parlayan yerleri ve mavi denizleri paylaştıklarında, Hades'e biraz karanlık, biraz sisli, herkesin yorulunca dinlenmeye çekildiği o derin yer düştü. İnsanlar ona bazen "zenginlik getiren" derler, çünkü toprağın altındaki bütün o güzel madenler, paha biçilmez taşlar onun evindedir.
Hades'in kendine has bir sırrı vardır; o, taktığında kimsenin onu göremediği özel bir başlık taşır. Yani o, bazen hemen yanı başımızda olsa bile onu fark edemeyiz. Birçok kahraman, mesela Herakles ya da Perseus da başları sıkıştığında bu başlığı ödünç almıştır.
Onun evi, yeryüzünün en altındaki o sessiz diyardır. Orada, kapıda Kerberos adında kocaman, çok sadık bir köpek bekler. Bu köpek gelenlere kuyruk sallar ama içeri girenlerin dışarı çıkmasına pek izin vermez. Hades orada, sevgili eşi Persephone ile birlikte yaşar. Hani şu bahar gelince çiçekleri açtıran, kış gelince doğayı uyutan Persephone var ya, işte onunla beraber orada hüküm sürer. Rivayet odur ki, bir kez oraya girip de Hades'in sunduğu nardan bir parça tadanlar, artık oranın büyüsüne kapılıp yeryüzüne dönemezlermiş.
Bazı ozanlar oranın çok korkutucu olduğunu söyler, güneş ışığının hiç girmediğini anlatır. Odysseus gibi büyük kahramanlar oraya kadar gidip geri dönmeyi başarmışlar, ama onlar bile oranın sisli ve sessiz havasından biraz çekinmişler. Oralarda Akheron ya da Styks gibi, isimleri kulağa uğultulu gelen ırmaklar akar.
Hades, diğer gökyüzü dostlarımız gibi büyük şölenlere, eğlencelere pek katılmaz; o kendi sessizliğinde, kendi derinliğinde yaşamayı sever. Kendi başına, ağırbaşlı ve biraz da mesafelidir. İnsanlar ondan korksa da, aslında o sadece dünyanın dengesini kuran, yorulan ruhları misafir eden gizemli bir ev sahibidir.
Gördün mü? Bak, gece iyice çöktü. Hades'in dünyası da tıpkı bu gece gibi, sessiz ve gizemli. Ama korkma, biz burada, yeryüzünde, şarabımızdan bir yudum alıp yıldızları izlerken, onun oradaki karanlığı bize sadece huzurlu bir uyku hatırlatsın. Hadi bakalım, artık gitme vakti, yatağına uzandığında gözlerini kapatınca o huzurlu derinliği hatırla.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana yeraltının efendisi diye tanıtılan Hades'ten bahsedeceğim, ama sakın unutma; tarihin sayfalarına karar verenler, kendi hatalarını gizlemek için başkalarına "korkunç" ya da "karanlık" etiketi yapıştırmayı çok severler.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler: Görünmez Olanın Adaleti
Hades, yani diğer adıyla Aidoneus, aslında "görünmez olan" demektir. Güçlülerin, yani o gökyüzünde ışıklar içinde oturup birbirini kollayanların, yeraltına tıkıp unuttukları bir figürdür o. Derler ki o taş kalpli, o acımasız... Oysa bir düşün: Kimse kendi isteğiyle o güneş görmeyen, rutubetli ve karanlık boşluğa yerleşmez. Dünya paylaştırılırken, diğerleri en parlak yerleri kapışıp kura çekerken, Hades'e sadece "kalan" düşmüştü. O, sistemin dışına itilenlerin efendisi oldu.
Kardeşleri, yani Olympos'un sakinleri, Hades’ten neden bu kadar korkuyor ve ondan "tiksiniyorlardı" biliyor musun? Çünkü Hades, dünyadaki tüm yalanların bittiği yerin sahibiydi. Gökyüzündeki o şaşaalı saraylarda herkes maskeler takar, birbirine oyunlar oynardı; ama Hades'in ülkesine gelen hiçbir kral, hiçbir kahraman, o meşhur altınlarını ya da unvanlarını yanında getiremezdi. Orada herkes eşitti. İşte "Güçlüler" tam da bu yüzden ondan nefret ederlerdi; çünkü Hades, onların dünyadaki kibirlerinin bir gün mutlaka son bulacağını hatırlatan tek gerçekti.
Persephone'nin hikayesini bilirsin. Onu kaçırdı, nar tanesi yedirdi ve bir daha bırakmadı diye anlatırlar. Peki ya Persephone'nin tarafını hiç düşündün mü? Belki de o da, annesi Demeter'in ve gökyüzü sakinlerinin kurallarıyla boğulmuştu. Hades, ona belki de sadece "görünmezlik" ve kendi krallığının sessizliğini sunmuştu. Orada, ne bir kralın buyruğu ne de bir tanrının cezası geçerliydi. Sadece ebedi bir dinginlik vardı.
Bak, evlat; o meşhur başlığı vardır Hades'in, hani taktığında görünmez olduğu... O başlığı Athena ya da Hermes gibi diğerleri de taktı ama Hades onu sadece "saklanmak" için değil, kimsenin oyununa dahil olmamak için taktı. O, şölenlerden uzaktı çünkü o şölenlerde sadece hırs ve kan vardı.
Odysseus oraya gittiğinde, ruhların kan içmek için çırpındığını gördü. Neden mi? Çünkü o ölüler, dünyada başkalarının hırsları uğruna piyon edilmiş, hayalleri yarım bırakılmışlardı. Teiresias gibi biliciler bile, ancak o karanlıkta gerçekleri görebiliyorlardı. Çünkü gerçekler, sadece ışığın ulaşamadığı o derin, sessiz yerlerde filizlenir.
Bilgeliğin neşesi, bazen bir yudum şarapta değil, tüm bu yalanların ötesini görebilmektedir. Unutma; karanlıktan korkanlar, sadece kendi vicdanlarından kaçanlardır. Hades ise sadece kendi sessizliğinde oturur ve herkesin eninde sonunda ona geleceğini bilmenin o ağır, sarsılmaz huzuruyla bekler.