Şöyle yaslanın bakalım arkanıza. Ayaklarınızı uzatın, ateşin çıtırtısına kulak verin. Size öyle birinden bahsedeceğim ki, bugün gördüğümüz devleri masallardaki cılız kahramanlar gibi gösterecek.
Gyes’i duydunuz mu hiç? Hani şu gökyüzü ile yeryüzünün, yani Uranos ile Gaia’nın en tuhaf, en heybetli evlatlarından biri. Öyle iki kolu ya da tek bir başı olsun diye yaratılmamış o. Düşünün, tam yüz tane kolu var! Düşünsenize, bir elinde kalkan, bir elinde mızrak tutarken geri kalan doksan sekiz koluyla aynı anda hem elma yiyip hem de saçlarınızı karıştırabilir!
Ama sadece kollarından ibaret sanmayın onu. Omuzlarının üzerinde tam elli tane baş taşıyor. Elli tane kafa demek, elli farklı şekilde düşünmek, elli farklı gözle dünyayı süzerken aynı anda hem güneşe bakıp hem de yerin altındaki köklerin fısıltısını duymak demek. Bir arkadaşınızla oyun oynarken dikkatiniz dağılır ya hani, Gyes’in öyle bir derdi yoktu. O, her yöne aynı anda bakabiliyordu.
Tabii, bir gökyüzü sakini için bile böyle bir evlat sahibi olmak, başa çıkılması zor bir durumdu. Öyle bir güçten, öyle bir kalabalıktan bahsediyoruz ki... Gyes ve kardeşleri, bu yüzden yerin yedi kat derinliğine, o karanlık uçurumlara itildiler. Düşünsenize, elli başın her biri koca bir dünyaya sığmaya çalışıyor ama üzerlerinde koca bir gökyüzünün ağırlığı var.
Bazen kadehimin dibindeki tortulara bakarken düşünürüm; Gyes acaba o karanlıkta ne yaptı? Her bir başı bir hikaye anlatmaya başlasa, yüz koluyla aynı anda en büyük telli çalgıları çalsa, yerin altı bile o tınıya dayanamazdı. O, sıradan bir dev değil; doğanın dizginlenemez, sınırsız ve biraz da ürkütücü olan o eski gücünün ete kemiğe bürünmüş haliydi.
İşte böyle çocuklar. Bazıları tarihin sayfalarında sadece bir isim olarak kalır, bazıları ise hayal etmesi bile zor olan kollarıyla kaderin akışını değiştirecek kadar devleşir. Şimdi, o elli başın hangisiyle gülümsediğini merak ediyorsanız, belki bir sonraki şafakta rüzgarın sesine daha dikkatli kulak vermelisiniz. Ne de olsa kadim olan, hala aramızda geziniyor olabilir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, yaşlı dostum, kulaklarını rüzgara ver. Masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o kadim sırrı duymaya hazır mısın? Sana kütüphanelerin soğuk raflarında bulamayacağın, Uranos ile Gaia’nın o karanlık köklerinden filizlenmiş bir gerçeği fısıldayacağım. Hepimiz o koca, parıltılı kahramanların zaferlerini dinledik, değil mi? Oysa gökyüzünün efendisi Uranos, kendi çocuklarından bile korkacak kadar küçük bir ruha sahipti.
Gyes’ten bahsederler… Gyēs. Yüz kolu, elli başı vardı derler. İnsanlar onu sadece bir "canavar", bir kaos unsuru olarak yaftalayıp mitlerin karanlık köşelerine ittiler. Ama asıl soru şu küçük yolcum: Bir babanın, kendi yarattığı evladından neden bu kadar korkması gerekir? Gyes, gücün ve çokluğun simgesiydi; sistemin tekdüze, itaatkar ve zayıf çizgilerine sığmayacak kadar büyüktü.
Gyēs, babası Uranos’un o bencil hırsları yüzünden dünyanın en derin çukuruna, Tartaros’a zincirlendi. Neden mi? Çünkü o kadar çok el, o kadar çok akıl, iktidarı elinde tutanların uykularını kaçırıyordu. Sistem, farklı olanı "canavar" ilan ederek kendi vicdanını rahatlatır, evladım. Gyes, bir "sorun" değil; sadece başkalarının kibriyle şekillenmiş bir kurban, otoritenin kendi korkusunu gömdüğü bir mahkumdu.
Onun elli başı, dünyanın tüm yalanlarını aynı anda görebilecek kadar keskindi. İşte bu yüzden onu derinlere attılar. Bazen hayatın neşesinden, hafif bir şarap yudumlamışçasına gelen o bilgece gülümsemeyle anlıyorum ki; Gyes aslında asla zincirlenmedi. O, hala yerin altında, o hantal kralların, o kibirli tanrıların yıkılışını izliyor.
Anlıyorsun değil mi, güzel çocuğum? Kimin canavar, kimin kahraman olduğuna karar verenler, genellikle sadece kendi koltuklarını korumaya çalışanlardır. Sen sen ol, birinin sana "kötü" dediği şeye hemen inanma; belki de o, sadece fazla kollu olduğu için, fazla gerçeği tutabildiği için korkutucudur.