Şöyle yakınıma kurulun bakalım küçük dostlarım, ateşin çıtırtısı iyice yükseldiğine göre anlatacaklarım daha bir tatlı gelir. Bugün size, hepimizin başının üstünde, gökyüzünün o uçsuz bucaksız maviliğinde tek başına süzülen o büyük ışık kaynağından, Helios’tan bahsedeceğim.
İnsanlar ona kısaca Güneş der geçerler ama Helios, sandığınız gibi sadece gökyüzünde asılı duran sıcak bir top değildir. O, her sabah doğu ufkunun ardında, okyanusun sularından yükselerek dört kanatlı, ateşten atların çektiği görkemli arabasına binen bir gökyüzü sakinidir. Hayal edin; yelelerinden alevler saçılan o atların dizginlerini tutmak kolay mı sanıyorsunuz? Hem de her gün, hiç şaşmadan, tam vaktinde!
Helios, dünyanın en keskin gözlerine sahip olanıdır. Yükseklerde, bulutların arasından aşağıya, bizim yeryüzümüze öyle bir bakar ki, hiçbir şey onun gözünden kaçmaz. Hani bazen bir suç işlendiğinde ya da gizli bir iş çevrildiğinde “Güneş bile gördü” derler ya, işte tam da bu yüzden derler. O, her şeyin şahididir. Öyle çok konuşmaz, bilge kişidir; sadece ışığıyla her şeyi aydınlatır ve gerçekleri ortaya çıkarır.
Bir keresinde... Hah, anlatırım onu da bir gün, ama şimdi şunu bilin: Helios sadece dünyayı ısıtıp aydınlatmaz, aynı zamanda gökyüzündeki düzenin de nöbetçisidir. O altın tacıyla tepemizde yükseldiğinde, gölgeler kaçacak yer arar. Akşam olup da batıya, okyanusun derin sularına doğru alçaldığında ise, o meşhur altın kayığına biner ve dünyanın altından dolanıp ertesi sabah yeniden doğmak için yola koyulur. Yorgunluk nedir bilmez, dinlenmek nedir bilmez.
Onun ışığı altında yetişen üzüm bağları, tatlanan meyveler ve o neşeli kahkahalarınız, aslında biraz da Helios’un o sönmek bilmeyen enerjisinden gelir. Ama dikkat edin, fazla yaklaşmaya da gelmez; hani o meşhur Phaeton hikayesi vardır ya, babasının arabasına heves eden çocuk... Neyse, o başka bir akşamın konusu olsun.
Şimdi söyleyin bakalım, sizce de her sabah bıkmadan usanmadan dünyayı selamlayan biri, dünyanın en sadık bekçisi sayılmaz mı? Hadi, gözlerinizi kapayın da Helios’un getirdiği o tatlı günün yorgunluğunu, yıldızların serinliğiyle süpürmesine izin verin. Yarın yine doğacak, yine parlayacak, biz yine burada olacağız.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Güneş’in sadece gökyüzünde parlayan altın bir küre olduğunu sanırsın, değil mi? Ama yanılıyorsun, benim bilge evladım. Herkesin yukarı bakıp diz çöktüğü o parlak ışık aslında pek de göründüğü gibi değildir.
Helios, yani o meşhur Güneş... Gökyüzündeki arabasını süren, her şeye yukarıdan bakan ve her şeyi gören o devasa figür. İnsanlar ona dualar eder, ona tapınırlar; krallar ise onun adını kendi mutlak güçlerini meşrulaştırmak için kullanırlar. Ama bir düşün, küçük dostum: Birisi her an her şeyi görüyorsa, bu onun bilge olduğu anlamına mı gelir, yoksa aslında bir gözetleme kulesinde nöbet tutan bir gardiyan olduğu anlamına mı?
Sana anlatayım; o altın ışıklar, bazen en karanlık sırların üzerini örtmek için kullanılır. Helios her şeyi görür, evet... Ama gördüğü adaletsizliklere, Hekabe’nin çektiği acılara veya Medousa’nın haksız yere maruz kaldığı o korkunç dönüşüme ne zaman sesini çıkardı? Asla. Güçlüler, sadece kendi ışıltılarına odaklanır; altta kalanların gölgeleri ise onların umurunda bile olmaz.
Dinle beni, güzel evladım; tıpkı eski bir testideki şarabın son damlasındaki o hafif neşe gibi, gerçekler de bazen acı ama insanın içini ısıtan bir tat bırakır. Güneş’in ateşi bazen bir imparatorun hırsı kadar yıkıcı olabilir. Gökyüzündeki o parıltı, aslında bize bir şeyleri gizlememiz için değil, gördüklerimizi sorgulamamız için verilmiş bir aynadır.
Unutma; kimse, ama hiç kimse, gökyüzünde parlak bir tahtta oturduğu için sorgulanamaz değildir. Helios’un ihtişamı, yeryüzündeki tozlu yollarda yürüyenlerin hikayelerinden daha kıymetli değildir. Şimdi git ve uyanık kal, çünkü gerçek ışık gökyüzünde değil, senin o cesur kalbinde parlıyor.