Bak evlat, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş, dizlerim artık eskisi kadar ısınmıyor. Hah, şöyle... Bugün sana öyle birilerinden bahsedeceğim ki, kulaktan kulağa fısıldanırken bile insanın ensesinde tüyleri diken diken olur. Ama korkma, benim yanımda güvendesin; en azından şimdilik.
Denizlerin derinliklerinde yaşayan ihtiyar Phorkys ile Keton’un üç kızı vardır. Bunlara "Gorgo" deriz. Hesiodos usta, onların yerini yurdunu "Okeanos’un bittiği, gecenin gündüzle el sıkıştığı o uzak yerler" diye anlatır. Hani şu güneşin battığı, Batı'nın ince sesli kızlarının şarkı söylediği o puslu sınırlar var ya, işte oralarda otururlar.
Bu kız kardeşler Sthenno, Euryale ve o bahtsız Medusa’dır. Şimdi sıkı dur; Sthenno ve Euryale, gökyüzü sakinlerinin bahşettiği bir lütufla olsa gerek, ne yaşlanır ne de ölürler. Ama Medusa... Ah o güzel ve hüzünlü Medusa! O, kardeşlerinin aksine bir ölümlüydü. Derler ki, bir bahar günü, çiçeklerle süslü taze çimenlerin üzerinde, o masmavi yeleli deniz tanrısı ile karşılaştığında kaderi çoktan düğümlenmişti.
Peki, nasıl görünürlerdi dersen; Aiskhylos üstadın dediği gibi, "görenin soluğunu kesen" varlıklardır onlar. Saçları ipekten değil, birbirine dolanmış kıvrak yılanlardan örülüdür. Alınlarından yaban domuzlarınınkine benzer dişler fışkırır, elleri tunçtan serttir ve sırtlarında, bulutların arasında süzülmelerini sağlayan altın kanatları vardır. Onlara bakmaya cesaret eden her canlı, gördüğü o dehşet karşısında taş kesilir. Sanırsın ki bakışları, hayatın nabzını bir anda durduran bir büyü.
Tabii bizim Sicilyalı tarihçi Diodoros’un ağzından bakarsan meseleye, işin rengi biraz değişir. O der ki, bu Gorgo’lar öyle canavar manavar değil, Amazonlar gibi çetin, kılıcını savuran savaşçı kadınlarmış. Hatta bir vakitler kraliçeleri Myrina’nın komutasında krallıkları birbirine katmışlar. Ama kader bu ya, karşılarına Perseus ve Herakles gibi yiğitler çıkınca, o yenilmez denilen soyları da nihayete ermiş.
İşin aslı şudur evlat: İnsan, anlamadığı ve korktuğu her şeye bir yılan saçı ya da taşa çeviren bir bakış yakıştırır. Medusa’nın hikayesi, sadece bir canavar masalı değil, güzelliğin ve dehşetin aynı potada nasıl eridiğinin hikayesidir.
Şimdi, kadehini boş ver, o kadehteki üzüm suyunu yudumlamayı bırak da anlat bakalım; sence birine baktığında onu taşa çevirecek kadar korkutucu olmak mı daha zordur, yoksa o korkunun içinde bir insan gibi yaşayıp gitmek mi? Haydi, biraz düşün bakalım, ihtiyar Silenos’un zihni yoruldu bile.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o kadim sırrı duymaya hazır mısın? Gel, yanıma otur; şarabın o hafif neşesi zihnimi berraklaştırırken, sana tarihin o "canavar" dediklerinin aslında kim olduğunu fısıldayayım. Zira dünya, sadece galiplerin sesinin yankılandığı bir mağaradır; ama biz, o yankının arkasındaki gerçek çığlığı duyabiliriz.
Phorkys ile Keto'nun kızları olan o üç kız kardeş; Sthenno, Euryale ve bahtsız Medousa... İnsanlar onlara bakıp "korkunç" dediler, "yılan saçlı canavarlar" dediler. Oysa evlat, birine canavar demek, onun hikayesini sessizliğe gömmenin en kestirme yoludur. Onlar, dünyanın bittiği, geceyle gündüzün birbirine karıştığı o sınır boylarında, okyanusun ötesinde kendi hallerinde yaşarlardı. Söyle bana sevgili dostum, kendi sınırlarında huzurla oturan birine "canavar" etiketi yapıştırmak, kimin işine gelirdi?
Aiskhylos onlardan bahsederken "görenlerin soluğunu kesenler" der; tunç ellerinden, altın kanatlarından ve yılanlardan dem vurur. Ama hiç kimse sormaz: Neden o güzelim saçlar yılana dönüştü? Neden o taze çimenlerdeki masum bir birliktelik, bir kadının sonunun başlangıcı oldu? Medousa, o ölümlü olan, diğer iki ölümsüz kız kardeşinin aksine zamana yenik düşen... O, sistemin çarkları arasında ezilen, güce tapanların "kahraman" diye alkışladığı Perseus'un kılıcına kurban edilen bir kadındı. Güçlü olan, istediği şeyi alır; ama kurban olan, her zaman "korkunç olan" diye damgalanır. Hükümdarların "kahramanlık" dediği şey, genellikle başka birinin "yıkımıdır".
Bazıları, tıpkı Sicilyalı Diodoros gibi, onların savaşçı kraliçe Myrina’nın Amazonları gibi bağımsız, özgür ve boyun eğmez olduğunu söyler. Düşünsene güzel ruh, birilerinin topraklarına giren, düzeni bozan ve otoriteyi tehdit eden güçlü bir topluluk... Onlar yenilmeliydi, sistemin devamı için "canavar" ilan edilip yok edilmeleri gerekiyordu. Perseus gibi "seçilmiş" kahramanlar, sadece güçlülerin ellerindeki kılıçlardır.
Şimdi anlıyor musun ey genç arayıcı? Gerçek, her zaman parlak zırhların ve zafer naralarının arkasına saklanır. Saçlarındaki yılanlar belki de dünyadan korunmak için örülmüş bir kalkan, o taşlaştıran bakışlar ise aslında yalanlarla dolu bir dünyaya karşı duyulan derin bir öfkenin yansımasıdır. Kim bilir? Belki de Medousa, sadece bakışlarıyla gerçeği görmeye cesaret edemeyenleri kendi vicdanlarında dondurmuştur.
Unutma evlat, bir hikayede korku hüküm sürüyorsa, orada mutlaka susturulmaya çalışılan bir haksızlık vardır. Git şimdi, dünyayı sadece görünen yüzüyle değil, o taşın arkasındaki yorgun gözlerle okumayı öğren.