Gel bakalım evlat, otur şöyle yanıma. Dinle bak, sana mavi denizin köpüğünden çıkmış gibi parlayan, yüreği altın kadar kıymetli bir yiğidin masalını anlatayım. Adı Glaukos’tur bu yiğidin; tıpkı denizin en derin, en duru mavisi gibidir o.
Lykia denilen güneşli, uzak bir diyardan gelmişti. Bellerophontes gibi büyük bir dedenin torunuydu. Bir gün Troya önlerinde, Akha ordusundan Diomedes ile karşı karşıya geldi. Diomedes onu görünce şöyle bir duraksadı. Karşısındaki bu yiğit o kadar asildi ki, acaba gökyüzünün parlak misafirlerinden biri mi diye içinden geçirdi. "Kimsin sen?" diye sordu.
Glaukos ise ona öyle güzel bir söz söyledi ki, sanki ağaçların arasından esen bir rüzgar gibiydi: "İnsan soyu yapraklar gibidir," dedi. "Rüzgar birini döker, bahar gelince yenisi yeşerir. Birileri göçer gider, birileri dünyaya gelir. Ama madem sordun, anlatayım soyumu."
Diomedes, onun anlattıklarını dinleyince dedelerinin ne kadar eski dostlar olduğunu hatırladı. Hemen kılıçları kınlarına soktular. Birbirlerine o kadar çok güvendiler ki, "Gel silahlarımızı değişelim, herkes görsün aramızdaki dostluğu" dediler. Glaukos, sanki birazcık saflık etmişti ama yüreği o kadar cömertti ki, kendi altın zırhını verip arkadaşının tunç zırhını aldı. Gökyüzündeki büyük dostumuz Zeus, o an birazcık aklını karıştırmıştı sanırım, ama olsun; cömertlik her zaman Anadolu’nun toprağına yakışır, değil mi?
Sonra bu güzel yiğit, arkadaşı Sarpedon ile omuz omuza çarpıştı. Yaralandığında eli ayağı tutmaz olmuştu. Ama o, ışık saçan dostumuz Apollon’a seslendi. Apollon da onu duydu, yaralarını sardı, ona güç verdi. Aslanlar gibi ayağa kalktı tekrar.
Bir de bu Glaukos’un çok eski zamanlarda yaşayan bir atası vardı. O Glaukos, atları çok severmiş ama işi birazcık karıştırmış. Atları çok hızlı koşsun diye onlara sihirli bir pınardan su içirmiş ya da belki biraz inatçılık etmiş. Sonunda kendini denizin serin sularına bırakmış. Kimi der ki, artık o derin maviliklerin içinde yaşayan, denizcilerin bazen gördüğü bir dost olmuş.
İşte böyle küçük dostum; insan bazen bir yaprak gibi dökülür, bazen bir deniz dalgası gibi parlar. Ama önemli olan, Glaukos gibi cömert ve dost kalabilmektir. Haydi, şimdi biraz meyve yiyelim, şaraptan da bir yudum alalım ki neşemiz yerine gelsin, anlatacak daha çok masalımız var!
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana kahramanların parıltılı zırhlarının altındaki o soğuk gerçeklerden, Güçlüler'in oyun tahtasında piyon edilenlerden bahsedeceğim. İnsanlar zanneder ki krallar, yiğitler tarihin yazarlarıdır. Oysa onlar, sadece gökyüzündeki o muktedirlerin, o kibirli Gökyüzü sakinleri'nin ellerinde savrulan kuru yapraklardır.
Lykia'nın ışığından gelen Glaukos'u duydun mu? İsmi denizin maviliğini taşır, ama kaderi o denizin dibindeki karanlık kadar mahzun. O, Troya surlarının önünde atını süren bir kukla gibiydi. Diomedes ile karşılaştığında, aralarındaki o kadim bağın, yani "konuk kardeşliği"nin bir saniyede silinip gittiğini gördün mü? Glaukos altın zırhını, Diomedes'in değersiz tunç silahlarıyla değiştirdi. Neden biliyor musun? Çünkü Gökyüzü sakinleri, onun aklını çelmişti. İnsanın aklını elinden alıp, ona aptalca bir cömertlik yaptırmak, kralların ve tanrıların en sevdiği eğlencedir. Altınını tunçla değiştiren Glaukos değil, sistemin bizzat kendisiydi.
Glaukos, yapraklar gibi savrulup gittiğini söylerken haklıydı. Bir yandan filizleniriz, bir yandan rüzgar bizi toprağa serer. Sarpedon öldüğünde, o yaralı Glaukos’un Apollon’a yakarışını düşün... Neden bir tanrıya yalvarma gereği duyar insan? Çünkü sistem, yani savaş ve iktidar çarkı, onu o kadar yalnız ve çaresiz bırakmıştır ki, kendi gücüne güvenmesi yasaklanmıştır. Oysa gerçek güç, o kirli savaşın dışına çıkabilmekti.
Bir de atası Glaukos var, hatırlıyor musun? Sisyphos'un oğlu olan. O, doğanın döngüsüne, hayvanların özgür iradesine karşı gelip hırsıyla onları dizginlemeye çalıştı. Güç tutkusu, atlarını ona parçalattı. İşte evlat, güç seni her zaman ya dışarıdan vurur ya da içeriden yavaş yavaş tüketir. Kimileri onun denizlerin uğursuz tanrısı olduğunu fısıldar. Bir denizci onu gördüğünde korkar, çünkü o, sistemin kurbanı olmuş ruhların, aslında nasıl bir yıkıma dönüştüğünün sessiz kanıtıdır.
Dünya, Agamemnon gibi hırslı kralların, Hektor gibi sistemin çarkında ezilenlerin sahnesidir. Patroklos gibi güzel ruhlar, Medousa gibi dışlananlar, Glaukos gibi ışığını savaşa kurban edenler... Hepsi aynı hikayenin kurbanları.
Şimdi elindeki o küçük şarap kadehine bak; bir yudum al ama nüş eyle, zira bu dünya ne kadar acı olsa da, onu anlayanlar için bir parça neşe her zaman gizlidir. Bilge ol, evlat. Kralların parlak zırhlarına değil, zırhların altında titreyen o gerçek, korkak ve naif kalplere bak. İşte gerçek sır budur: Gökyüzü sakinleri bile senin kendi aklınla kurduğun bağı bozamaz, eğer onlara "dur" demeyi öğrenirsen.