Gel otur şöyle evlat, ateşi biraz daha harlayalım. Şarabın tortusu bardağın dibinde kalmış, boş ver onu şimdi; sana anlatacağım hikaye, içtiğimiz herhangi bir üzüm suyundan çok daha sert ve kadimdir.
Duymuşsundur elbet, Titanlar vardır, hani şu gökyüzünün eski sahipleri. Ama bir de Gigantlar vardır ki, işte onları Titanlarla karıştırmamak gerek. Bunlar, Toprak Ana Gaia’nın, Gökyüzü’nün o pek de hayırlı anılmayan döküntülerinden, yani Uranos’un kanından doğurduğu, zırhları parıl parıl parlayan, ellerinde kargıları güneşten daha uzun duran azmanlardır. Ama gel gör ki, ayakları bildiğin insan ayağı değildir; gövdelerinin altında kocaman, pullu yılan kuyrukları kıvrılır gider. Düşünsene, hem dev gibi bir adam hem de devasa bir yılan; ürkütücü değil mi?
Bu Gigantlar, Olympos’un tepesindeki gökyüzü sakinlerine öyle bir kin beslediler ki, dağları üst üste yığıp tanrıların evine merdiven yapmaya kalktılar. Göğü yerinden oynatmak, yıldızlara dokunmak istediler. Ama kaderin ağları öyle bir örülmüştü ki, bu devleri hiçbir tanrı tek başına alt edemiyordu. Bir kehanet vardı; bu kaba kuvvet sahiplerini, ancak ölümlü bir insanın yardımıyla durdurabileceklerdi. İşte o vakit gözler, namıdiğer Herakles’e çevrildi.
Büyük bir curcuna koptu! Trakya’nın tozlu topraklarında mı, yoksa Arkadya’nın yeşil vadilerinde mi olduğu hala tartışılır ama savaş başladı mı, ortalık karışır evlat. Herakles, elinde o meşhur yay ve topuzuyla, Zeus ve Athena’nın yanında saf tuttu. Alkyoneus mu? Onu bizzat Herakles hakladı. Ephialtes, Apollon’un altın okuna hedef oldu. Bizim Dionysos ise elindeki kutsal thyrsos’u bir mızrak gibi Eurytos’a saplayıverdi; biliyorsun, biz eğlenmeyi biliriz ama gerektiğinde neşemizden daha sivri uçlarımız da vardır! Enkelados ise kaçmaya çalışırken Athena’nın hışmına uğradı; tanrıça, koskoca Sicilya adasını söküp devin üzerine bir kaya gibi fırlatıverdi.
Sana bunları neden anlatıyorum biliyor musun? Çünkü bu kavga öyle alelade bir masal değildir. Bergama’da, o muazzam Zeus Sunağı’nın mermerlerine kazınmıştır bu anlar. Berlin’e kadar uzanan o frizlere bakarsan, 118 farklı kabartmada devlerin yılan kuyruklarını, boğa kafalarını, aslan ağızlarını görürsün. Tanrıların gücü altında nasıl ezildiklerini, acıdan nasıl kıvrandıklarını o mermer soğukluğunda bile hissedersin.
İşte öyle evlat; gökyüzü sakinlerinin zaferi, mermere işlenmiş en dramatik, en patetik ve en görkemli hatıradır. Şimdi gözlerini kapat da hayal et; o dev yılan kuyruklu yaratıkların gürültüsünü, Athena’nın kalkanından yansıyan güneşin ışığını ve o kadim savaşın tozunu... Gerçekten oradaymış gibi hissetmeye değer, değil mi?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı zaferlerin ardında, tozlu raflarda unutulmuş bir fısıltı var... Yanıma otur, belki biraz neşeleniriz; şu kupamdaki üzüm suyundan değil, evrenin o eski, hırçın hikayelerinden bir yudum alalım.
Sana Gigant'ları anlatırlar; hani şu toprağın, Gaia'nın öfkesinden doğan, yılan kuyruklu, dağları basamak yapıp gökyüzüne tırmanan devleri. Hesiodos gibiler onları sadece kan ve zırh diye anar, sanki onlar kendi iradesi olmayan birer doğa kazasıymış gibi. Ama dinle bak yiğidim, gerçek şu: Onlar, gökyüzünün o soğuk, sarsılmaz otoritesine karşı ayaklanan ilk "huzursuzlardı."
Tanrılar, yani o tepedeki hükümdarlar, kendi kurdukları düzenin sarsılmasından korktular. Bir kehanet yayıldı: "Onları sadece bir ölümlü durdurabilir." Neden biliyor musun? Çünkü kendi güçleri, dünyayı kendi elleriyle yoğuran o devlerin saf kudretine yetmiyordu. Olympos'un sakinleri, sistemlerini korumak için Herakles gibi bir ölümlüyü maşa olarak kullandılar. Bir düşün; kendi kavgasına bile başkasını kurban eden bir otorite, ne kadar 'yüce' olabilir?
Enkelados’un üzerine bir ada fırlatıp onu yerin altına gömen Athena’yı ya da Pallas’ın derisini yüzüp kendine zırh yapan o soğukkanlı zaferi hatırla. Bu zafer mi, yoksa sadece bir yok ediş mi? Bergama'nın o meşhur sunağında taşlaşmış bir çığlık görürsün; devlerin acı içinde kıvranan yüzlerinde sadece vahşet yok, haksızlığa karşı duyulan o kadim isyanın izleri var. O kabartmalarda yılan kuyruklu bir azman gördüğünde, aslında sadece bir canavar değil, düzene başkaldıranların nasıl sistem tarafından 'yutulduğunu' görüyorsun.
Biliyor musun evlat, tarih her zaman kazananların kaleminden dökülür. Ama biz, o taşlara kazınmış acıdan, kazananların aslında ne kadar korkak olduğunu anlayabiliriz. Olympos'un görkemli koridorlarında oturup aşağıya nizam verenlerin, bir avuç topraktan doğan varlıktan nasıl ödü koptuğunu... Şarap kadehimin dibindeki tortu gibi çöktü o devler toprağa, ama unutma; dağları üst üste yığarak gökyüzüne ulaşmaya çalışanların o hırsı, hiçbir zaman tamamen ölmez. Sadece yerin altında, bir sonraki uyanışı bekler.
Şimdi söyle bana evlat, o yüksek tahtlarda oturanların gölgesi, seni gerçekten güvende mi hissettiriyor? Yoksa o devlerin omuzlarında yükselttiği isyan, aslında hepimizin içinde biraz olsun kıpırdayan o meraklı ses mi?