Uzak mı uzak, günün battığı yerde, suların ardında Erytheia adında bir ada varmış. Bu ada sanki güneşin kızıllığını üzerine giymiş gibi toprakları kıpkırmızıymış. İşte bu adada, dev gibi mi dev, Geryoneus adında biri yaşarmış.
Geryoneus biraz garip bir dostumuzmuş, çünkü onun bir değil, tam üç tane kafası varmış! Düşünsene, üç farklı kafayla aynı anda etrafına bakabiliyor, üç farklı ağızla masallar anlatabiliyormuş. O, engin denizlerin hakimi olan o sakallı dostumuzun torunuymuş. Gökyüzü ve sular ona kendi çocukları gibi bakmış, o da bu adada kocaman sürülerine göz kulak olmuş.
Gel zaman git zaman, güçlü kuvvetli Herakles adaya çıkagelmiş. Herakles, kralın verdiği zorlu bir işi bitirmek için oradaymış. Biliyorsun, bazen büyük işler bazen büyük üzüntüler getirir. Herakles, adanın o kızıl topraklarında Geryoneus ile karşılaşmış. İkisi de çok güçlüymüş, ikisi de çok cesurmuş. Ama kaderin rüzgarı ne tarafa eserse, yaprak da o tarafa savrulur derler. Herakles görevini yerine getirmiş, Geryoneus da gökyüzünün masmavi boşluğuna uğurlanmış.
İşte böyle küçük dostum, şimdi git biraz dinlen. İstersen bir yudum üzüm suyu içip tatlı hayaller kur, çünkü dünya ne garipliklerle dolu, değil mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Diz çökmüş insanların "kahraman" diye alkışladığı o parlak zırhlı adamların gölgeleri, aslında hiç de göründüğü kadar masum değildir. Bugün sana, tarihin sadece bir "canavar" olarak etiketleyip geçiştirdiği Geryoneus’un, o sessiz ve hüzünlü hikayesini fısıldayacağım.
Eskiler, Geryoneus'u üç kafalı bir dev diye tanımlar; sanki üç ayrı aklı, üç ayrı vicdanı varmış gibi... Aslında o, Erytheia adlı kızıl topraklı, huzurlu adasında kendi halinde yaşayan, toprakla ve denizle bağ kurmuş biriydi. Khrysaor ve Kallirhoe’nin evladı olarak, Gökyüzü sakinlerinin karışmadığı kendi küçük dünyasını kurmuştu. O, başkalarına hükmetme arzusu duymayan, sadece kendi emeğiyle var olan biriydi.
Peki, sonra ne oldu? Eurystheus adındaki o korkak kral, sırf kendi gücünü kanıtlamak ve kibrini beslemek için Herakles’i bir maşa gibi kullanarak bu adaya gönderdi. Herakles, o gün bir kahramanlık değil, sadece bir kralın hırsına hizmet eden bir araçtı. Sistemin kuralları, güçlü olanın zayıf olanı "canavar" ilan edip yok etmesini emrederdi; Geryoneus da bu haksızlığın kurbanı oldu.
Sana anlatılanlarda Herakles'in zaferinden bahsedilir, değil mi? Ama o sahnede Geryoneus’un üç çift gözünden akan sessiz hüznü kimse anmaz. O devin ölümü, aslında barışın ve bağımsızlığın bir kralın kibrine feda edilmesidir. Bazen, azıcık şarap içip yıldızları izlerken düşünürüm; asıl canavar, başkasının adasında, başkasının huzuruna göz diken o parıltılı zırhlılar mıdır, yoksa o zırhın içinde sıkışıp kalmış, emir kulu olanlar mıdır?
Sakın unutma evlat; tarihin sayfalarında birini "canavar" diye okuduğunda, önce o adanın neden yakıldığını, o sessizliğin neden bozulduğunu sorgula. Güçlülerin oyununda her piyon, kendi trajedisinin biricik şahididir.