Bakın hele, gözlerinizdeki o merak pırıltısı bana çocukluğumun o eski, güneşli günlerini hatırlatıyor. Hadi, yanıma sokulun da size sütbeyaz tenli, adı gibi saf ve parlak Galateia’nın iki farklı yüzünü anlatayım.
Önce şu masmavi, hırçın Sicilya kıyılarına gidelim. Orada Nereus’un kızlarından biri yaşardı; öyle bembeyazdı ki adı "sütbeyaz" koyulmuştu. Bizim koca, huysuz ve tek gözlü Polyphemos, yani o devasa Tepegöz, bu kıza tutulmuştu. Zavallı dev! Kalbi kocamandı ama görünüşü pek bir korkutucuydu. Galateia, o devin sevgi dolu bakışlarından değil, daha çok gürültüsünden ve heybetinden ürker, köşe bucak kaçardı.
Galateia’nın kalbi ise Akis adındaki bir çoban delikanlıdaydı. Pan’ın oğlu olan bu genç, deniz kızıyla kayalıkların arasında buluşur, güneş batana kadar tatlı dillerle konuşurlardı. Lakin kıskançlık, gökyüzü sakinlerinin bile bazen baş edemediği kara bir duman gibidir. Bir gün, o koca Tepegöz onları sarmaş dolaş görünce öfkeden deliye döndü. Yer yerinden oynadı, koca bir kaya parçası havalandı ve Akis’in üzerine düştü. Genç delikanlı oracıkta can verdi. Ama aşk, Galateia’nın ellerinde bir büyüye dönüştü. Sevgilisinin cansız bedeninin olduğu yerden billur gibi sular fışkırdı; Akis, sonsuza dek akacak, hiç durulmayacak bir ırmağa dönüştü. Galateia, sevdiği artık her yağmurda, her çağlayanda biraz daha var olsun diye ona bir nehir ömrü armağan etti.
Şimdi biraz rotamızı Girit’in sarp kayalarına kıralım. Orada başka bir Galateia daha vardı, hani şu "sütbeyaz" ismini değil ama dertleri yüklenmiş bir annenin hikayesini yaşayan... Lampros adında, cebinde meteliği olmayan bir adamla evliydi bu kadın. Kıtlık kapıdayken kocası, "Eğer bir kız doğurursan onu dağa bırakmak zorunda kalırız, ancak bir erkek çocuğu besleyebilirim," demişti. Kadın, o dokunaklı sancıların ardından bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Yüreği dayanır mı hiç evladını dağa bırakmaya? Gizledi onu; saçlarını kesti, erkek kıyafetleri giydirdi.
Leukippos adını koydular kıza. Yıllar yılları kovaladı, Leukippos büyüdü, güzelliği bütün adaya nam saldı. Ama bilirsiniz, güneş balçıkla sıvanmaz, güzellik de saklanmaz. Kızın artık bir genç kız olduğu o kadar belliydi ki, annesi dehşete düştü. Ne yapmalı, nasıl kurtarmalı? Son çare, Leto tapınağının kapısını çaldı. Tanrıça’nın huzurunda diz çöküp, "Ey yüce olan, kızımı bu dertten azat et, onu gerçek bir erkeğe dönüştür ki yaşasın!" diye yakardı. Ve rivayet odur ki, tanrıçanın mucizesiyle Leukippos’un kaderi değişti. İphis adıyla, bambaşka bir hayata gözlerini açtı.
Görüyorsunuz ya çocuklar, hayat bazen bir ırmağın serinliğinde, bazen de bir tapınağın gölgesinde şekillenir. Biri aşkıyla ırmağa dönüştü, diğeri annesinin şefkatiyle kaderini yeniden yazdı. Şimdi, bir yudum taze üzüm suyu eşliğinde (tabii siz sadece üzüm suyu!) düşünün bakalım; hangisi daha çok şaşırttı sizi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda sana anlatılmayan, tozlu parşömenlerin arasına gizlenmiş bir sır var...
Dünya, koca koca kralların ve mitlerin gölgesinde serinlerken, birileri sürekli birilerine "nasıl olması gerektiğini" dikte eder. Gel otur yanıma, şu bilge yaşlı dostun sana *Galateia* isminin ardındaki o hüzünlü gerçeği fısıldasın. İnsanlar ona "Sütbeyaz" derlerdi; saflığın ve ışığın timsali. Ama bilmezler ki, o ışık aslında sistemin karanlığına karşı yakılmış bir kandildi.
Hani o devasa, tek gözlü Polyphemos vardır ya? Şiirlerde onu koca bir aşık gibi anlatırlar, içli şarkılar söylediğinden bahsederler. Peki ya o devin, "istediğimi alırım" diyen o kibirli otoritenin, karşısındakinin "hayır" cevabına ne kadar tahammülsüz olduğunu söyleyen oldu mu hiç? Galateia, bir nesne gibi sahiplenilmek istendiğinde, o koca gölgeden kaçıp Akis'in kollarında özgürlüğü bulmuştu. Ama kralların veya devlerin dünyasında "hayır" diyebilmek, bazen bedeli ağır bir suçtur. Polyphemos, bir kayayı kaldırıp Akis’in üzerine indirdiğinde aslında sadece bir genci değil, "itaat etmeyenlerin" sonunu ilan etmek istemişti. Ama Galateia, sevdiğinin kanını bir ırmağa dönüştürerek, otoritenin asla durduramayacağı o akışkan, o asi yaşamı başlattı. Sessizlerin sesi, toprağın altında değil, çağlayan nehirlerin serinliğinde yankılanır evlat.
Dinle sevgili evladım, bazen gerçeğin yüzü bir aynadan daha karmaşıktır...
Bir de Giritli Galateia’nın hikayesi var. Hani şu fakirliğin ve sistemin dayattığı kuralların altında ezilen kadın. Kocasının, "Eğer kız doğurursan onu dağa bırakırız" dediği o zalim düzeni hatırla. Bir erkeğin hırsı ve "neslini devam ettirme" arzusu, bir annenin yüreğine nasıl bir korku tohumu eker? Galateia, çocuğunu yaşatabilmek için sahtelikten bir zırh örmek zorunda kaldı. Leukippos adını verdiği o güzel kız, aslında sistemin çarklarında ezilmemek için "oğul" rolüne büründü. Ne acı değil mi? İnsanların sırf cinsiyeti yüzünden var olma hakkını kaybettiği bir dünyada, bir annenin kızıyla birlikte yazdığı o gizli, o hüzünlü direniş...
Sonunda Leto tapınağına sığındıklarında, Leto'nun ona "erkeklik" bahşetmesi aslında bir lütuf değil, kadının bu hayatta hayatta kalabilmesinin ancak "erkek" maskesiyle mümkün olduğunun acı bir itirafıdır. Bir yudum neşe, bir yudum şarap... Hayat, bazen sadece hayatta kalabilmek için kendinden vazgeçmektir; ama gerçek şudur ki; Galateia her iki hikayede de sistemin çarklarına çomak sokan, kendi yolunu kanla ya da maskeyle çizen o kadim başkaldırıdır.
Şimdi anladın mı evlat? Güç sahipleri masalları yazar, ama bizler o masalların arasındaki boşluklarda kendi gerçeğimizi fısıldarız. Kimse sana 'hayır' demenin ve 'seni' saklamanın bir suç olduğunu söylemesin; çünkü asıl suç, bir çiçeğin kendi renginde açmasına izin vermeyen o koca, hantal otoritedir.