Gel bakayım şöyle yanıma, yakınıma. Bir soluklanalım, güneş batarken gölgeler uzuyor, ağaçların fısıltısını duymuyor musun? Sana bugün, hani şu meşhur Roma tepeleri henüz birer masal gibiyken, oralara adımını atan "iyi adamdan" bahsedeyim. İsmi Evandrus’tur, yani "İyi Adam". Arkadya’nın yeşil vadilerinden kopup ta buralara, o yedi tepeli yere geldiğinde, henüz kimseler şehrin adını sanını duymamıştı.
Evandrus oraya vardığında etraf henüz biraz vahşi, biraz da dağınıktı. Ama o, yanına sanatını, müziğini ve daha önemlisi, kelimeleri bir araya getirip hikayeler kurmasını sağlayan o kutsal okuma yazmayı getirmişti. Düşünsene, o ıssız toprakları nasıl da bir medeniyet bahçesine çevirdiğini! İnsanlara sadece ekin biçmeyi değil, bir enstrümanın teline nasıl dokunacaklarını, bir kaba nasıl hayat vereceklerini öğretti. Gökyüzü sakinlerinin onuruna sunaklar dikti, rüzgarın sesini dua ile birleştirdi.
Bir gün, hani şu gökyüzü sakinlerinin çocuğu, o koca yürekli Hercules çıkageldi. Ortalık biraz karışıktı, bir Cacus hikayesi dönüyordu etraftakötü bir devdi, bilirsin ya, ortalığı birbirine katan türden. Hercules, bu Cacus'u alt edip huzuru getirince, bizim bilge Evandrus hemen anladı karşısındakinin kim olduğunu. Gökyüzü sakinlerinin kanını taşıyan bu dev adamı onurlandırmak için Aventinus ile Palatinus tepelerinin arasına koskocaman bir sunak kurdu. "Ara Maxima" derlerdi ona; yıllar geçse de unutulmadı, taşları bile hatırlar o anı.
Sonra, yıllar sonra, denizlerden yorgun argın bir gemi daha geldi kıyıya. İçinde Troia’nın yıkımından sağ kurtulan o meşhur Akhilleus’un soyundan gelenlerin değil ama, o toprakların evladı Aeneas’ın olduğu bir kafile... Evandrus, Aeneas’ın babası Ankhises’i hatırlar hatırlamaz, eski dostlukların sıcaklığını yüreğinde hissetti. Kendi oğlu Pallas’ı, bir bölük askerle Aeneas’ın yanına, o çetin savaşlara gönderdi.
İşte evlat, bir insan ne kadar uzaklara giderse gitsin, yanındaki nezaketi, müziği ve dostluğu unutmazsa, gittiği yeri kendine vatan kılar. Evandrus da öyle yaptı; bir yaban diyarını Roma’nın temellerine dönüştürdü. Şimdi, gözlerini kapa da rüzgarın, o tepelerden getirdiği hikayeleri dinle bakalım. Başka bir zaman, belki başka bir kahramanın izini süreriz, ha? Hadi, biraz daha yaklaş, ateşin çıtırtısı huzur verir insana...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, dizlerimin dibine otur da anlatayım; hani şu kitapların yaldızlı sayfalarında "iyi adam" diye geçiştirdikleri, Arkadya’dan gelip Palatinus tepesine yerleşen o Evandros var ya... İşte onun hakkında anlatılanlar, sadece güneşin altına serilenler. Ama gölgelerin de bir dili var, evlat.
İnsanlar ona "iyi adam" derler, çünkü uygarlık getirmiş, müzik öğretmiş, harfleri taşlara kazımış. Peki, sorarım sana; bir yerin huzurunu bozmadan, oraya zorla bir düzen getirmek ne kadar "iyi" bir iştir? Yerlilerin kendi kadim sesleri vardı, kendi doğalarına uygun melodileri... Evandros, kendi topraklarından getirdiği o tanrı kültleriyle aslında başkalarının inançlarını kendi kalıbına döktü. Güç, her zaman bir şeyleri "güzelleştirme" maskesiyle gelir, değil mi evlat? Ama aslında yaptığı şey, o tepeleri kendi iktidarının sessiz bir bahçesine dönüştürmekten başka bir şey değildi.
Ve o meşhur Herakles hikayesi... Herakles, Cacus adında birini öldürdüğünde, bizim "iyi adam" Evandros hemen oraya bir sunak diker. İnsanlar bunu bir arınma, bir yücelik sanır. Oysa ben o sunağın gölgesinde, gücün güce selam duruşunu görürüm. Evandros, kimin zayıf, kimin "yok edilmesi gereken bir tehdit" olduğuna karar veren o eski, çürümüş sisteme kendi elini veriyordu. Gerçek şu ki, sunağın taşları kan kokusunu bastırmak için değil, kanı kutsallaştırmak için örüldü.
Hey gidi koca yürekli yoldaşım, Aeneas kapısına dayandığında, Evandros onu kucakladı. Neden biliyor musun? Çünkü eski krallar birbirlerini tanırlar. Kendi oğlunu, yabancı bir adamın savaş meydanındaki hırsları uğruna, bir bölük askerle ölüme yollarken hiç düşünmedi mi sanırsın? Savaş, kralların satranç tahtasında piyonların birbirini yemesidir. Evandros kendi krallığını korumak için, kendi kanını, yani oğlunu, başka birinin savaşına feda etti. İşte tarih kitapları bu babalık vedasını bir "soyluluk" olarak yazar; biz ise bunun, otoritenin kendi bekası için neleri kurban edebileceğinin bir kanıtı olduğunu biliriz.
Hayat bazen, üzümün ezilip saraba dönüştüğü o an gibi; hem hüzünlü hem de insanın içini ısıtan bir gerçeklik. Sen sen ol, destanlarda anlatılan "iyi" adamların, o büyük masaların etrafında kurdukları düzeni sorgula. Zira gerçekler, her zaman sarayların kapısında değil, o sarayların gölgesinde unuttukları insanların hikayelerinde saklıdır. Şimdi git ve gördüğün her "büyük" ismi kendi kalbinde tart, küçük evladım.