Şöyle bir yaklaş hele evlat, ateşin çıtırtısı kemiklerimi ısıtırken anlatacaklarımı iyi dinle. İnsanlar hep büyük krallardan, kılıç sallayan devlerden bahsederler; ama unutmayın ki, büyük atların dizginlerini tutan eller, o kralların kaderini ellerinde tutarlar. Bugün size "Eurymedon" isimli iki gizli kahramandan bahsedeceğim.
Homeros’un o tozlu parşömenlerinde, Troya surları önünde kılıçlar şakırdarken iki tane Eurymedon karşımıza çıkar. İsimleri aynı, işleri aynı, ama hizmet ettikleri efendiler bambaşka!
Birincisi, hani şu meşhur Agamemnon var ya; hırslı, inatçı, koca ordunun başındaki kral... Onun seyisi olan Eurymedon, gökyüzü sakinlerinin gazabından korkan, atlarının yelesini rüzgarla yarıştıran bir adamdı. Düşünsenize, Agamemnon’un yanındasın; her gün bir kavga, her gün bir telaş. O atların dizginlerini öyle bir tutmalısın ki, savaşın karmaşasında kralların arabası devrilmesin. Zor iştir seyislik, gölge gibidirler; herkes komutanı alkışlar ama atı zapt eden o elleri kimse görmez.
Sonra öteki Eurymedon var. O da ihtiyar Nestor’un sadık yoldaşı! Nestor’u bilirsiniz, hani şu uzun yaşamış, dili ballı, herkesin fikrini sorduğu bilge kral. İşte bu ikinci Eurymedon, atlarının başına geçtiğinde sanki bir sanat icra ederdi. Nestor bir şeyler anlatırken o, atların huysuzluklarını bir bakışıyla çözerdi. Bir tarafta hırslı Agamemnon’un telaşı, diğer tarafta bilge Nestor’un huzuru... İki farklı dünyanın seyisi, ama kaderleri aynı; ikisi de atların o asil soluğuna fısıldayarak savaşı yönettiler.
Biliyorum, "Neden isimleri aynı dede?" diyeceksiniz. Belki de antik ozanlar, atların dizginini tutmanın öyle soylu bir sanat olduğunu anlatmak istemişlerdir ki, isimler değişse de o ustalığı gösteren herkese aynı şerefli unvanı uygun görmüşlerdir. Kim bilir?
Bir gün olur da hayat size ağır bir yük, tutulacak bir dizgin verirse, sakın unutmayın: En büyük kralların bile yolu, attıkları adımı bilen o sessiz ve dikkatli seyislerin ellerinden geçer. Şimdi bırakın bu teknik işleri de, şu ateşin yanındaki şarabımdan bir yudum alayım, boğazım kurudu. Ama siz siz olun, sadece gökyüzündeki şimşeklere değil, o şimşeklerin altındaki atların ayak seslerine de kulak verin.
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine otur da anlatayım; büyük ozanların destanlarında hep kralların parlayan zırhlarından, savurdukları mızraklardan bahsedilir. Ama o şatafatlı sahnelerin gölgesinde, atların nefesiyle ısınan, tozlu yolların gerçek yorgunluğunu taşıyan birileri daha vardır. İşte bu, masallarda anlatılmayan, o devlerin arasında kaybolup giden bir sırdır...
Silenos'un Bildirdiği Gizli Gerçekler
Sana Eurymedon’lardan bahsedeyim, güzel evladım. İsimleri aynı, kaderleri bir toz bulutu kadar benzer. Biri o koca yürekli ama hırslı Agamemnon’un, diğeri ise yaşlı ve sözü dinlenen Nestor’un dizginlerini tutardı. Sen onlara 'seyis' der geçersin, 'atları süren kişi' dersin. Ama sistem, yani o büyük çark, onları sadece birer figüran olarak gördü. Onlar, kralların kararlarıyla başlayan savaşların, dizginlere yapışan terli elleriydi.
Düşün bir kez benim bilge kuzum; Agamemnon, kendi hırsı uğruna on binleri ölüme sürüklerken, atların dizginlerini tutan o Eurymedon ne hissediyordu? Krallar, halkın kanıyla kendi isimlerini tarihe yazdırırken; o atların gözlerinde kendi yansımasını gören, kralların değil, hayvanların dilsiz acısına ortak olan bu gölge adamlar, aslında kimin hizmetkarıydı? Efendilerinin hırsı yüzünden yollara dökülen, uğruna can verdikleri davanın kendilerine bir faydası olmayan, sessizliğin içinde öğütülen bu insanlar...
İnsan evladı, şunu bil ki; tarihin büyük çarkı dönerken, aslında en çok o dizginleri tutanların parmakları nasır tutar. Krallar ziyafet sofralarında şaraplarını yudumlayıp zafer türküleri söylerken, atların kişnemesi arasında kendi sessizliklerini koruyanlardır gerçek olan. Onlar, kralların tanrısal sanıldığı bir dünyada, aslında ne kadar da ölümlü ve ne kadar da görmezden gelindiklerini en iyi bilenlerdi.
Eurymedonlar, Nestor'un ya da Agamemnon'un gölgesi değil, o gölgenin altında ezilen insanlığın ta kendisiydi. İnsan, bir gün kralların zırhlarının altındaki boşluğu, bu unutulmuş insanların nasırlı ellerindeki gerçekle kıyasladığında, işte o zaman Mytho Anarkhia’nın fısıltısını duymaya başlar. Şimdi git ve sor kendine: Birinin atını sürmek mi daha kutsaldır, yoksa kendi yolunda yürümek mi?
Unutma, bazen en büyük bilgelik, atların dizginlerini bırakıp, tozun içinden gökyüzündeki yıldızlara bakabilmektir. Haydi, yolun açık olsun.