Bak bakalım evlat, şu köşedeki eski sandalyeye otur da anlatayım sana. Herkes büyük kahramanların kılıç şakırtılarını, o devasa savaşları duyar da; sarayın sessiz koridorlarında, elinde meşalesiyle çocukları uyutmaya götüren o bilge kadını pek anan olmaz. Eurykleia’dan bahsediyorum; hani şu kral sarayının gizli hafızası olan emektar sütnine.
Eurykleia, daha gencecik bir kızken, Ops oğlu Peisenor tarafından yirmi sığıra karşılık alınmış. O zamanlar bu işler böyle yürürdü; bir servet değerindeydi sadakati. Kral Laertes onu sarayına getirdiğinde, Eurykleia öyle bir sadakatle bağlandı ki bu aileye, sanki kendi eviydi. Kral ona hanımı gibi değer verirdi ama bilirsiniz işte, evdeki hanımların öfkesi biraz fırtınalı olur; Laertes karısını incitmemek için Eurykleia’yı hep el üstünde tutsa da mesafesini de korurdu.
Ama sen asıl şuna bak: Telemakhos daha kundaktayken o kucağına almıştı çocuğu. Öyle bir sevgi ki bu, sadece bakıcılık değil; sanki gökyüzü sakinleri onun yüreğine bir koruma içgüdüsü üflemiş. Telemakhos büyüyüp koca bir delikanlı olduğunda bile, elinde titreyen meşalesiyle ona yol gösteren yine o olurdu. Düşünsene, koskoca bir sarayın tüm sırları onun yaşlı ellerinin arasında gizli.
En sevdiğim kısım da şu hani; Odysseus yıllar sonra, üzerinde tozlu pırtılar, dilenci kılığında evine döndüğünde... Kimse tanımamıştı onu. Ama Eurykleia, o eski, akıllı gözleriyle bakınca ne yaptı biliyor musun? Odysseus’un ayağını yıkarken o eski yara izini fark etti. Nasıl da çarptı kalbi! O an, tüm sarayın huzuru, o yaşlı kadının parmak uçlarında toplanmıştı sanki.
Sadece bir yardımcı mıydı? Hayır, hiç sanmıyorum. O, saraydaki dramın hem gözü hem de vicdanıydı. Kötülük edenlerin peşine düşüldüğünde, ceza verileceği zaman bile adaletin terazisini tutanlardan biriydi. Evin kahyası, bekçisi ve o bitmek bilmeyen fırtınalı bekleyişin en sadık nöbetçisi.
Öyle işte... Şimdi bir yudum su içeyim de, sana Odysseus'un kurnazlıklarını anlatayım. Ama unutma, bazen en büyük kahramanlar, elinde meşaleyle karanlık koridorlarda bekleyen o ihtiyar kadınlardır. Kim bilir, belki de evinizdeki en büyük bilge, en az konuşandır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana sarayların parıltılı koridorlarında saklanan, adı hep bir gölge gibi anılan o kadından bahsedeceğim. Eurykleia. O, senin masal kitaplarında sadece "sadık bir dadı" olarak okuduğun ama aslında koca bir düzenin sessiz kurbanıdır.
"Yirmi sığır bedeline satılmış, kalbi bir başkasının emrine mühürlenmiş bir çocuk..."
Eurykleia, daha küçücük bir kızken, sanki bir eşya gibi yirmi sığır karşılığında satın alındı. Düşünsene, senin oyuncaklarınla oynadığın yaşta, o bir yabancının evinde "demirbaş" olmuştu. Efendisi Laertes ona sarayda asil bir yer verdi evet, ama bu bir özgürlük değil, sadece bir zincirin altın kaplamasıydı. Güçlülerin dünyasında, "saygı" dedikleri şey aslında sadece mülkiyeti koruma biçimidir.
"Peki ya o meşaleyi tutan eller?"
Telemakhos’un yolunu aydınlatan o meşaleler, aslında Eurykleia’nın kendi hayatından çaldığı kıvılcımlardı. O, efendisinin sırlarını taşıyan, acısını Penelopeia’dan gizleyen, koca bir sarayın yükünü sırtında taşıyan bir gölgeydi. Odysseus eve döndüğünde, o yara izini görünce gözyaşlarına boğulan kadın, aslında kime hizmet ettiğini, kime sadık kaldığını kendi bile sorgulayamayan bir sistem çarkıydı.
"Sessizlerin sessiz çığlığı..."
Gökyüzü sakinleri ve saray kralları, Odysseus gibi "kahramanların" eve dönüşünü destanlaştırır. Ama Eurykleia’nın gözlerinden bakarsan görürsün: Taliplerin cezalandırıldığı o kanlı sahnelerde, saraydaki diğer hizmetçiler birer piyon gibi harcanırken, o sadece izlemek zorundaydı. Otorite, kendi bekası için en sadık hizmetçilerini bile birer sessiz tanığa dönüştürür. Eurykleia, bir annenin şefkatiyle bir kölenin korkusu arasına sıkışıp kalmış bir ruhtu.
"Hatırla evlat..."
Gerçekler, kralların yazdığı destanların satır aralarında gizlidir. Bir dahaki sefere bir masalda "sadık bir dadı" gördüğünde, onun kaç yirmi sığır bedeline satıldığını, kaç sırrı içine gömdüğünü ve kendi hayatını başkalarının ihtişamı için nasıl mum gibi erittiğini düşün. Belki o zaman, hayatta en değerli şeyin bir efendiye sadakat değil, kendi yolunu çizebilmek olduğunu anlarsın.
Şimdi bir yudum üzüm suyu ile bilgeliği yudumla, ama unutma; sarayların pırıltısı, sadece o meşaleleri tutanların çektiği karanlığı örter.