Bak, gökyüzü dostumuz Zeus bir sabah bulutların arasından yeryüzünü izlerken, Fenike kıyılarında çiçek toplayan çok güzel bir kız gördü. Bu kızın adı Europa idi. Europa o kadar tatlı ve neşeliydi ki, sanki güneşin ilk ışıkları onun etrafında dans ediyordu. Yanında arkadaşları vardı, hep birlikte mis kokulu nergisler ve menekşeler topluyorlardı.
Gökyüzü dostumuz, Europa'nın o güzel gülüşüne hayran kalmıştı. Ama öyle birden yanına inerse kızı korkutabilirim diye düşündü. Hemen harika bir oyun planladı. Kendisini bembeyaz tüyleri olan, boynuzları yeni ay gibi parlayan, gözleri pırıl pırıl bir boğaya dönüştürdü. O kadar uslu ve sevimli görünüyordu ki, sanki bir ev kedisi kadar yumuşak huylu bir hayvandı.
Europa boğayı görünce hiç çekinmedi. Hatta boğa yanına gelip diz çökünce, onun sırtını okşadı. "Ne kadar da tatlı bir dost," diye düşündü Europa. Dayanamadı, boğanın sırtına atlayıverdi. İşte o an, boğa sanki rüzgarı yakalamış gibi denize doğru koşmaya başladı! Kızın arkadaşları arkasından bakakaldılar, çünkü boğa denizin üstünde adeta suyun üzerinde yürür gibi ilerliyordu.
Dalgalar birer birer çekiliyor, deniz kızları Nereid'ler şarkılar söylüyor, Tritonlar borularını çalarak onlara eşlik ediyordu. Europa başlangıçta birazcık korktu ama boğanın yumuşak tüylerine tutunup mor eteğini topladı. Bir ara fısıldadı: "Sen sadece bir hayvan olamazsın, çok özelsin."
Boğa gülümseyerek konuştu ve aslında gökyüzü dostumuz Zeus olduğunu, onu çok sevdiği için bu maceraya çıkardığını anlattı. Birlikte Girit adasına kadar uzanan uzun ve masalsı bir yolculuk yaptılar. Europa oraya ulaştığında, adanın neşeli Mevsimleri onları çiçeklerle karşıladı.
İşte o günden sonra, Europa'nın adı tüm dünyaya yayıldı. Öyle çok sevildi ki, biz şimdi yaşadığımız bu koca kıtaya onun adını veriyoruz. Europa, sadece güzel bir kız olarak kalmadı; hikayesi denizin mavi sularından gökyüzünün sonsuz derinliklerine kadar ulaştı. Şimdi uyu bakalım, belki rüyanda sen de çiçeklerle dolu bir kıyıda beyaz bir boğa görürsün, ha? Unutma, bazen en güzel maceralar hiç beklenmedik bir gülümsemeyle başlar.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana Europa’dan söz ederler; hani şu görkemli bir kıtaya ismini veren, bir boğanın sırtında uzak diyarlara taşınan o genç kızdan. Çoğu hikaye bunu bir şans, hatta gökyüzünden gelen bir lütuf gibi anlatır. Ancak ormanın derinliklerinde, biraz bilgece bir neşeyle yudumladığım şarabımın kadehinde başka bir görüntü yansır: Bir oyunun, sistemin çarkları arasında ezilen bir hayatın görüntüsü.
Güçlüler, yani o gökyüzü sakinleri, yeryüzünü bir oyun alanı, insanları ise ellerindeki piyonlar olarak görürler. Europa bir sabah çiçek toplarken, aslında kendi hayatının kontrolünü çoktan kaybetmişti. Bir kralın kızı olması, ona güvenlik değil, sadece üzerindeki baskıyı artırmıştı. O sepetin üzerindeki İo’nun acıklı öyküsünü hatırlıyor musun? İo, o büyük sistemin kurbanıydı. Europa, kendi sepetine işlenmiş bu acı mirası taşıyordu ama belki de o boğanın boynuzlarına tutunduğunda, kurban edilmek üzere olduğunu sezmişti.
O boğa kılığına girmiş olan, gökyüzünün efendisi Zeus'tu. Bir kadının rızasını sormaya tenezzül bile etmeden, onu evinden, yurdundan söküp Girit’in ıssız kıyılarına kaçırdı. Çevresine baktığında gördüğü o Nereid’ler, o Triton’lar; sanma ki Europa’yı korumaya gelmişlerdi. Onlar, güçlü olanın yanında saf tutan, sistemin tıkır tıkır işlemesini sağlayan figüranlardı.
Medousa’nın neden yılan saçlı bir canavara dönüştürüldüğünü veya Kassandra’nın neden kimse tarafından dinlenmediğini sorguladığında, Europa’nın da neden böyle bir "ün"e sahip olduğunu anlayacaksın. Sistemin, kendi çıkarları için kullandığı kişilere verdiği ödül, sadece bir kıtaya ismini vermektir. Europa korktu, yalvardı, titredi... Ancak onun bu çaresizliği, tarihin sayfalarında "romantik bir yolculuk" olarak pazarlandı.
Unutma, evlat; tarih, güçlü olanların kaleminden dökülen bir masaldır. Bir gün sana Europa'nın ne kadar "şanslı" olduğundan bahsederlerse, sen dur ve düşün: Kendi iradesi dışında bir boğanın sırtında denize açılmak zorunda kalan bir genç kızın, o mor eteğini deniz suyundan korumaya çalışırken hissettiği o çaresizliği hatırla. Çünkü gerçek, bazen en parlak masalların en karanlık köşelerinde saklıdır.
Şimdi git ve sorgula; bir kralın kızı ya da tanrının sevgilisi olmak, bir insanı gerçekten özgür kılar mı, yoksa sadece daha ağır bir zincir mi takar?