Bakın hele, gözlerinizdeki o parıltı... Demek biraz hikaye istiyorsunuz. Oturun şöyle, güneşin altında esneyen şu zeytin ağacının gölgesine. Bugün size iki farklı adamdan bahsedeceğim; biri hırsına yenik düşen bir obur, diğeri ise çıktığı yolda kaybolan bir yolcu.
Thessalia’nın tahtında oturan Triopas’ın oğlu Erysikhton... Ah, o çocuk! Tanrıların gücüne hiç inanmaz, burnu havada dolaşırdı. Bir gün, o meşhur Demeter’in, yani bereketin ve toprağın hanımının kutsal koruluğuna göz dikti. O ağaçların yaprakları öyle bir hışırdardı ki, sanki gökyüzü sakinleri orada fısıldaşırdı. Çevresindekiler, "Yapma, etme, bu ağaçlar kutsaldır!" diye yalvardı ama nafile. Erysikhton eline baltayı aldığı gibi, ulu bir meşeyi devirdi. Ağaçtan sızan öz, sanki bir kurbanın gözyaşı gibiydi.
Demeter bunu karşılıksız bırakır mı? Elbette hayır. Ona öyle bir ceza verdi ki, tarihin sayfalarına "doymazlık belası" olarak geçti. Erysikhton’un midesine sanki bir ateş düşmüştü. Yedi, yedi, yedi... Sofrasındaki tüm ziyafetler bitti, ambarındaki tüm tahıllar tükendi. Elinde avucunda ne varsa yedi ama o meşhur açlık, gölge gibi peşini bırakmadı. En sonunda, o kibirli adam, kendi varlığını da yiyip bitirdi. Geriye sadece koca bir boşluk kaldı. İnsanın gözü doymazsa, dünya ona dar gelirmiş evlatlar, bunu unutmayın.
Şimdi gelelim bir başka yolcuya... Atina’nın tozlu yollarından çıkıp gelen Erysikhton’a; hani şu Kekrops ile Aglauros’un oğlu olan. O, diğeri gibi hırslı değildi ama kaderin ağları bazen insana hiç beklemediği yerde düğüm atar. Bir gün Delos’a, Apollon’un o ışıl ışıl tapınağına gitti. Gönlünde, Eileithyia’nın –hani şu doğumların ve yeni başlangıçların hanımının– kadim, kıymetli bir heykelini alıp evine götürmek vardı.
Heykeli özenle yanına aldı, yola koyuldu. Belki zaferle döneceğini, insanların onu alkışlayacağını düşündü. Ama kader, bazen yolda yürürken ayağınıza takılan bir taş gibidir. Yolun sonunda, henüz evine ulaşamadan, o son nefesini veriverdi. Heykel kaldı, o gitti.
Gördünüz mü? Biri doymak bilmeyen hırsıyla kendi sonunu hazırladı, diğeri ise niyetleri ne kadar temiz olursa olsun, yolun sonunu göremedi. Hayat, tıpkı içtiğimiz şu taze üzüm suyu gibi; tadını çıkarırken bardağın dibini görmeyi de bilmeli, yolu yürürken de varacağınız yeri fazla dert etmemeli.
Hadi şimdi, gün batmadan dağılın bakalım. Yarın yine gelin, size başka masallarım da olacak.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira şarap kadehinin dibinde parıldayan o kehribar rengi neşe bile, sana birazdan fısıldayacağım gerçeğin ağırlığını taşıyamaz. Masallarda kralların kutsal, arzularının ise tanrısal bir hak olduğunu anlatırlar ya, hepsi birer sis perdesidir. Gel, sana Erysikhthon’un hiç anlatılmamış, o korulukta saklı kalan hakikatini söyleyeyim.
Erysikhthon, hani o Thessalia’nın gücüne doyamayan, tacının gölgesiyle dünyayı kapatacağını sanan adam... Sarayının duvarları ne kadar yüksekse, vicdanının odaları o kadar ıssızdı. Bir gün, toprağın bereketi Demeter’e adanmış o kutsal koruluğa, kibrinin baltasını vurdu. Halkı ona “dur” dedi, tanrılar fısıltılarla uyardı ama o, gücün sarhoşluğuyla kendi kibrini beslemeye ant içmişti. Evlat, doğa sadece ağaç değildir; o, üzerinde yaşadığın dünyanın senin mülkiyetinde olmadığını hatırlatan bir aynadır. O ağaçları devirdiğinde, sadece odun kesmedi; insanın doymak bilmez hırsının, dünyayı nasıl bir boşluğa sürüklediğinin o ilk çığlığını attı.
Demeter ona bir ceza mı verdi, yoksa sadece insanın içindeki o dipsiz kuyunun kapaklarını mı araladı? Erysikhthon doymadı; yedi, tüketti, mülkünü yedi, insanları yedi, en sonunda da o devasa açlığı kendine döndü. Gücünü, etrafındakileri yutarak var eden her tiranın sonu, aslında kendi hiçliğinde boğulmaktır. Sistemlerin en tepesinde oturanlar, her şeyi tükettiklerinde geriye kendilerinden başka yiyecek bir şey bulamazlar.
Dinle güzel yavrum, bazen tarih bize başkalarını da anlatır; hani şu Kekrops ve Aglauros’un oğlu gibi, kahraman diye anılanlar. Apollon’un tapınağından bir heykel, bir parça "kutsal mülk" aşırıp onu evine taşıdığında, yolda can verdi diyorlar. İnsan, kendine ait olmayan bir ruhu veya bir taşı sahiplenmeye çalıştığında, yolun sonu hep soğuk bir sessizliktir. O heykel, sadece taş değildi; çalınmış bir hakikatti. O öldüğünde, arkasında bıraktığı tek şey yine toz ve hayal kırıklığı oldu.
Sakın unutma yolcu; kralların kılıçları ve hırsları, bir ağacın yaprağı kadar bile kalıcı değildir. Gerçekler, o kestiğiniz ağaçların kökleri kadar derindedir. İnsan, kendi açlığının esiri olana kadar, aslında özgür olduğunu bilemez. Şimdi kadehimi senin o temiz zihnin için kaldırıyorum; yutulan olma, yutan hiç olma, sadece kendi yolunun bilge gezgini ol.