Şimdi yanıma sokulun bakalım, şöyle ateşin ışığına iyice yerleşin. Kulağınıza fısıldayacağım bu hikaye, öyle tozlu kitapların sıkıcı satırlarından değil, doğrudan eski dağların rüzgarından geliyor.
Erymanthos’u bilir misiniz? Hem ulu bir dağın hem de eteklerinde kıvrıla kıvrıla akan, gümüş gibi parlayan bir ırmağın adıdır o. Arkadya denilen o vahşi, o yemyeşil topraklarda yer alır. Orası öyle bir yerdir ki, hani bazen gökyüzü sakinleri aşağıya, bizim dünyaya iner de şöyle bir soluklanalım derler ya; işte Artemis, o keskin gözlü avcı tanrıça, en çok buralarda gezmeyi severdi. Okunu yayına yerleştirdiğinde, ormanın derinliklerinde bir yaprak kıpırdasa haberi olurdu.
İşte o Erymanthos dağlarında, vaktiyle herkesin dilinden düşürmediği bir yaban domuzu vardı. Öyle bildiğiniz küçük, ürkek hayvanlardan değil; devasa, dişleri kılıç gibi parlayan, toprağı eşelediğinde deprem oluyor sanacağınız cinsten bir yaratıktı. Tabii, mitler dünyasında hiçbir şey sebepsiz değildir, o domuzun da kökeni biraz hüzünlü, biraz da öfke doludur.
Şöyle oldu... Apollon’un oğlu Erymanthos, güzel Adonis ile biraz fazla vakit geçirmişti. Güzellik tanrıçası Aphrodite ise o sıralarda hamama girmiş, keyif çatıyordu. Bazı söylentilere göre, Apollon’un oğlu merakına yenilip tanrıçayı o halde görmüş. Gökyüzü sakinlerinin sırlarını görmenin bedeli her zaman ağırdır, biliyorsunuz. Gözleri bir anda karanlığa gömülmüş. Babası Apollon, oğlunun başına gelen bu duruma öyle bir öfkelenmiş, öyle bir hiddetlenmiş ki... İntikamını almak için hırsla yaban domuzu kılığına girip gitmiş ve zavallı Adonis’i o meşhur dişleriyle vurup aramızdan almış.
İşte o gün bugündür, Erymanthos’un ormanları hem hüznün hem de vahşi bir gücün yuvası oldu. Sonraları mı? Hani şu namıdiğer Herakles, o koca göğüslü kahraman; hani şu on iki görevle uğraşan adam var ya... İşte o da yolu bu dağlara düşenlerden. O meşhur yaban domuzunu yakalayıp dizginlemek de ona nasip olmuştu.
Şimdi, kadehinizdeki üzümün son damlasını yudumlarken şunu düşünün: Doğanın hem en güzel ırmağı hem de en korkunç canavarı aynı toprakta nasıl bir arada durur? İnsan hayatı da böyledir işte çocuklar; bazen bir ırmağın serinliğinde huzur bulursunuz, bazen de bir dağın tepesinde en vahşi korkularınızla yüzleşirsiniz.
Hadi, ateş biraz azaldı, gidip biraz odun getirin de hikayenin gerisini, o unutulmuş başka kralların masallarını anlatayım size.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu zaman gökyüzündeki o parıltılı tahtlarda oturanların, yani o "yüce" tanrıların, dünyayı bir oyun bahçesi gibi gördüklerini sanırsın. Ama gerçek, bazen bir kadehin dibindeki tortu kadar bulanık ve acıdır. Şimdi otur yanıma, Erymanthos’un o sessiz yamaçlarına dair bir sır fısıldayayım sana.
Arkadya’nın o sisli dağlarında, Erymanthos diye bir yer vardır. İnsanlar oraya sadece bir dağ ya da bir ırmak der geçerler; ama orası, güç sahiplerinin hırslarının doğayı ve canlıları nasıl çiğnediğinin sessiz şahididir. Apollon ve Aphrodite gibi isimler... Biri ışığı temsil ettiğini iddia eder, diğeri güzelliği. Ama bir anlık "görme" meselesi yüzünden, bir başkasının hayatını bir hamam sefası uğruna karartacak kadar küçülebilirler.
Genç yolcu, şunu bil ki; tanrılar kendilerine layık gördükleri o kutsal düzenin arkasına saklanarak, aslında sadece kendi egolarını tatmin ederler. Adonis’in sonu, bir orman hayvanının öfkesi değil; aslında yukarılardaki o huzursuz kıskançlığın, aşağıya, ormanın derinliklerine yansıyan kanlı bir gölgesidir. Bir tanrı, bir "yaban domuzu" kılığına girip bir genci öldürdüğünde, bu bir av değil; bu, kendi iktidarını korumak için başvurulan bir sindirme yöntemidir.
Ve Artemis... Ah, o avcı tanrıça! Arkadya’nın yaban domuzlarını çok severdi, değil mi? Ama o domuzlar neden oradaydı, hiç düşündün mü? Herakles’in o meşhur avı, sanki bir kahramanlık destanı gibi anlatılır. Oysa, o dağda yaşayan canlıların sistemin dişlileri arasında nasıl ezildiğini, Herakles’in o zorunlu görevinin aslında doğanın dengesini değil, yine büyüklerin kurduğu o ağır otoriteyi korumak için yapıldığını kimse söylemez. O yaban domuzu sadece bir hayvan mıydı, yoksa haksızlığa uğrayanların öfkesiyle dişlerini bileyen bir simge mi?
Şimdi anlıyor musun küçük dostum? Krallar ve tanrılar, kendi hikayelerini kusursuz yazarlar. Ancak Erymanthos’un suları hala o eski günlerin hüznüyle akar. Hakikat, tahtlarda değil; o dağların eteklerinde, sessizce inleyenlerin arasında saklıdır. Bir yudum şarabın getirdiği o kısa süreli neşeyle bu kederli dünyayı anlamaya çalışırken, sakın unutma: Güçlü olanın "kader" dediği şey, aslında bazen en savunmasızların ödediği ağır bir bedeldir.