Bir zamanlar gökyüzünün yükseklerinde, bulutların arasında dans eden dokuz neşeli kız kardeş vardı. Onların en tatlı dilli ve kalbi sevgiyle çarpanı ise Erato isminde bir peri kızıydı. Erato, gökyüzü dostumuzun ve güzel hafıza perisi Mnemosyne’nin biricik evladıydı.
Erato’nun elinde her zaman küçük bir lir olurdu. Tellerine dokunduğu an, etrafa mis kokulu çiçekler açtıran, kuşlara en güzel şarkılarını söyleten büyülü notalar yayılırdı. O, dünyaya güzelliği, sevgiyi ve tatlı sözleri fısıldayan biridir. Eğer bir gün kalbinde çok güzel bir duygu hisseder, sevdiğin birine en güzel cümleleri kurmak istersen, bil ki Erato o sırada senin yanına konmuş, kulağına o tatlı melodileri fısıldıyordur.
O, insanların içindeki coşkuyu uyandırır. İnsanlar onun esin verdiği şiirleri okurken, sanki güneşli bir bahçede serin bir esintiyle dans ediyor gibi mutlu olurlar. Bazen eski zaman insanları, neşeli bir şölen sofrasında onun şerefine tatlı bir içecek yudumlayıp, dostluk dolu şarkılar söylerlermiş. Erato ise gökyüzünden gülümseyerek onları izler, en güzel aşk şiirlerini yazmaları için onlara ilham verirmiş.
Eğer sen de bir gün kağıdı eline alıp sevdiklerine dair en güzel kelimeleri dizmeye başlarsan, başını kaldır ve gökyüzüne bak. Belki de Erato, o an tam tepende, senin o güzel satırlarını alkışlıyordur.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Herkesin parıltılı saraylarda, bulutların üzerinde ziyafet çektiğini sandığı o 'Güçlüler' ve onların çocukları hakkında sana anlatılanlar, aslında sadece birer paravan. Şimdi gel, sana Erato’nun, o hüzünlü ve güzel Musa’nın gerçekte kim olduğunu fısıldayayım.
Erato, Zeus ile Mnemosyne’nin kızı olarak tanıtılır sana. Hepsi birer altın tahtta oturur, sanatla, aşkla uğraşır sanırsın. Oysa bu parlak isimlerin arkasında başka bir gerçek gizli: Sistem, duygularımızı bile kontrol etmek ister. Erato’ya 'aşk şiirlerinin ilham perisi' dediklerinde, aslında onun özgürce sevme hakkını ellerinden alıp, onu bir saray dekoruna dönüştürdüklerini anlamalısın.
Düşünsene evlat; Erato, aslında insanların kalbindeki o en derin, en vahşi aşkları dizginlemek için görevlendirilmiş bir piyon gibiydi. O, lirik şiiri fısıldarken aslında ne anlatıyordu? Gökyüzü sakinlerinin kurallarına uyan bir aşkın güzelliğini mi, yoksa gerçek arzuların sessizce bir kağıda gömülüşünü mü? O, otoritenin şiirle süslediği bir esirdi. Şarkı söylediğinde sesinin titremesinin sebebi, aslında kendi yasaklanmış hikayesini anlatmak istemesiydi.
Krallar ve kahramanlar, kendi hırslarını meşrulaştırmak için Erato’nun dizelerini kullanırlardı. Kendi zaferlerini ballandıra ballandıra anlattırırlardı ona. Oysa o, belki de hiç kimsenin duymadığı, özgürce sevilen birinin o hüzünlü ve sessiz çığlığını yazmak istiyordu. Bir kadehten yudumladığım şu birkaç damla şarap, bana gösteriyor ki; en güzel sanatlar bile, birileri onları otoriteye hizmet etmeleri için hapsettiğinde acı verir.
Sistemin sana 'sanatçı' diye sunduğu herkes, bir zamanlar kendi özgürlüğünü arayan bir çocuktu. Erato’nun dokunduğu o lirik şiirlerin içinde, aslında kendi zincirlerini kıran birinin haykırışı saklı. Bunu unutma: Gerçek sanat, bir kralın sarayında değil, Erato’nun susturulan o gerçek sesinde saklıdır.